Günlük muhasebesine giriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük muhasebesine giriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2011 Salı

Sevgili Günlük,

Sanırım Last Fm'imin psikolojisini metal müzik ile bozdum.
İnsanlara güvenmenin komik olduğunu gördüm.
Güvenmemenin de. Çelişkiler yaratırım günlük.
Annemlerin fotoğraf makinesini çok da güzel kırdım.
Rock'n'coke'ta çok dans ettim.
Hala kendime kiralık bir ev bulamadım. Bunu yazarken de yetkililere sesleniyorum.
Bir de bacak almak deyimine yabancılaştım, çünkü 60 kere söyledim.
Şimdi MGMT dinleyip birilerinin mutluluğunu dileyen süper bir insan oldum. Ama şimdilik.

20 Şubat 2011 Pazar

Cin Dobri

The Smith’s’in There is a Light That Never Goes Out şarkısını açıp üzerinde yurt odamda bunları da yazmak varmış. – Zahmet olmazsa açın o şarkıyı, siz de bir düşünün o günlerinizi.  Dünya garip. Biraz da küçük, biraz kapitalist.

Ayın 17’sinden önce: Gitmeden evvel dönen duygu dünyam, uçak düşerselerden, ben yokken biri ölürselere kadar dolanınca her türlü gitmeme girişimini çıkan bir yol gibi görmek zor olmadı. Valiz hazırlamak, 20 kg’ı geçmemek, insanı kendi yapan eşyalarından uzaklaştırılması o kadar çirkin geldi ki, havaalanındaki business, vip vs zımbırtılarını görünce daha da çirkinleşmeye yüz tutacağı belliydi. Heyecan doluydum. Hayallerim yanımda büyüdükçe büyüyor, bir yandan da köklerimden tutmuş bırakmak istemiyordum. Halbuki çok uzun süredir kurduğum hayal ayağıma “bedava”ya gelmişti. Onu bırak lise günlerinin hatrına bunu yapmak zorundaydım, dünyayı görmek zorundaydım.

Atatürk Havaalanı’na gitmek için evvela Esenboğa Havaalanı’nı kullanmak gerekti. Dünyanın en berbat karın ağrısıyla erken gitmenin huzurluğu karışınca kıpır kıpır olan duygular annenin etkisiyle daha çok çöküşe geçti elbette. Bir an önce sadece yolcuların girdiği o bölüme geçip oturmak istedim. Kuyruk büyüdükçe büyüyor, insanlar toplanıyor, gülüşüyorlar, gazetelerini okuyorlar… Ben? Bir üşüyor, üzerimi giyince terliyor ve terleyince üzerimdekileri tekrar çıkarma hissiyle doluyordum. İlk uçağa binişim falan değildi. Esas mesele bambaşkaydı, konunun basitliği duygulara nasıl giremiyor, işte öyle.

Turkuaz koltukları ve “oşgeldnz” kızlarını geçersek, samimiyetsizce gülümseyip 28f’i buldum. Uçağın en arkası. İkramın başlangıç noktalarından biri. Uçağın kalkma heyecanı yanımda oturan Hostes mi, müfettiş mi anlamadığım bir Thy çalışanı ile beraber gidiyorduk. Önündeki Skylife’ı okudukça okuyor, içimden “tercümelerini kontrol ediyor sanırım” bile dedirtiyordu. İkramlar. Bayılıyorum bu kokuya. Salata, ev yapımı kek ve sandviç ve elbette çay. Bizi var eden sıvı nasıl su ise, kimimiz için o suda çay vardır. Salata gerçekten lezizdi, mercimek bile vardı. Skylife dergisine de düşürdüm mercimeği ya, Mehmet Günsür’ün kalbinde bir mercimek var bu ay.

İstanbul’a indiğimde o aprondaki geçişi sağlayan “köprü”de havadan gelen bir sıcaklık hissettim: elbette İstanbul Ankara’dan sıcak ve nemliydi. İnsanoğlu kuş misali, 1 saatte başka nem alanına giriveriyor.

Yeşilköy’ün iç hatları nasıl bir eko sistemse, dış hatlara geçmesi adeta bir hücrenin kalpten ayrılıp ayak damarlarına katlanmış akyuvar sayılarıyla gitmesi gibi. Dış hatlara ne demeli bilmiyorum. Herkes profesyonel bir ajan gibi davranıyor. Yanlış bir hareket yaptığımda karşımdaki hostes rujunu sol omzuma saplayacak, pilot görünümündeki tip şapkasından çıkardığı silahı havaya sıkacak ve o Ginger süren her kimse beni alıp temizleyecek. Onlar için normal geçen bir gün makyajların, güzelliğin, aynı kıyafetlerin ve havalılığın ardındaki gizemli yaşantılarında.

Gözümde büyüdükçe büyüyen dış hatlar için sadece diyebileceğim enteresan bir dünya olduğu. Bir arkadaşımı beklerken çıkış harcımı, elektronik biletime sıkı sıkı sarılıp karşı firmalara göz kırpıyordum. Duygu yoğunluğu havaalanının zübük yolcularına yayıldığı için saçma sapan hayallere takılmıyordum. Üzülmüyor, gülmüyor; sadece insanların acelesini izliyordum. Onların gerilimi arttıkça ben de “onların” gerilimlerine dahil oluyordum ve kendi dünyamdan uzaklaşmıştım. İhtiyacım ayağıma gelmiş bile. Mario oynar gibi.

Bir şekilde öncelikle bagajını vermeniz gerekiyor. Bagajını verirken elektronik biletiniz hüp diye biniş kartına dönüşüyor. 20 kilonuz sizden uzaklaştığı için yüzünüze bir gülümseme yayılıyor. Biri sırt ve bilgisayar çantamı da alıp, kollarıma-ellerime masaj yapsa diyorsunuz. Heyecan gittikçe tırmanıyor elbette; Lot Airlines sizi kuyruğuna alırken bir sürü sarışın görüyorsunuz, sizin gibi karakaşlı insanlar da varlığını sürdürüyor tabi. Kozmopolit ortamda Avrupa’lı hissediyorsunuz evvela, sonradan realite çöküyor: Orta Asya’dan göçtüğümüz ve o dönem at üstünde olduğumuz güzelliği. Merkel’in “Almam ya!” demesi…

Pasaport kontrol noktalarında polis memurları çalışıyor. Orada harcınıza, size, çaktırmadan gideceğiniz yere bakıp bonk diye damga vuruyor. Bili bili (bu sesler uydurma değildir) de yaptıktan sonra Dış Hatların bambaşka bir yüzü karşılıyor sizi: Sarililer, gözlüklüler, şortlular, sporcular, güneş gözlüklüler, peştamal’li’ler (hevet bu şakaydı).

Duty Free’yi bilmem de, minik kiosk’larda bir gofret 6,5 lira. Alacağımdan değil de zaten, 13 ziloti’ye 2 günlük yemek yaparım ben diyorum şimdi. Manyak bu havaalanı fiyatlandırması.

Pasaport, bilete bir daha bakıldıktan sonra el bagajlarınıza bakmak istiyor peron görevlileri. Botlarımı da çıkartıp uzun süre keyfini çıkarırlarken kenarda üşüyen ayaklarım ve yatışmayan heyecanım çarpışıyor ortada. Havai fişek demem ama kız kaçıran derim bu görüntüye. Son defa mesajlaşmalar, konuşmalar, buz gibi eller ve yine o apronda yürümemek için uçağa binilen köprüdeyiz. Lot amblemli uçağın ağzında erasmus öğrencileri fotoğraf çektiriyor. Her şeyi kaydetme güdüsü! Sarışın, upuzun bir kadın genş bir gülümsemeyle “cindobri” diyor…

17 Şubat 2011 Perşembe

Günlük,

Heyecandan ölmek üzereyim. Hök. İşte böyle sesler çıkartabilirim.
Bol bol vaktim olacak orada. Merak ettiysen yarın devamını yazarım. Şimdi valizlerimi hazırladım, yolculuk duşu alacağım ve macerayı başlatacağım.

Sağol.

13 Şubat 2011 Pazar

Sevgili günlük,

Bugün hayallerimden birinin gerçekleştirilmesi için adım attım ve bir firmanın kabin memurluğuna soyundum. Çoraplarımı çıkarmadım. Almanca'nın okuma derecelendirmesine "iyi" dedim. 19 Nisan'da Yeşilköy'de mülakat yapacaklar. Keşke aynı hava yolu şirketi uçak biletimi de yollasa, içinde yemek de bedava olsa.

Sağol.

28 Ocak 2011 Cuma

Listeler. Boy boy. Okuma arzusu. Ancak sadece eyleme dökülememekten yakınmak. Yalnızlık, bir ömür. Sıfat tamlamaları, üniversiteye kazanmayı kafaya koyduğumdan an itibari ile kafamda geziniyor. 9 yıl oldu. Meyveler, soyulmaması tercihim. Ya ben? Yine kafası karışık.

Tanpınar'ın Huzur'undan huzursuzlaşmaya başladığımdan beri, evde halı kadar değerli hissedip, üşüngeçlik süre geliyor. Öylesine korkunç ve berbat bir duygu ki, tüm tiksinmeleri ortaya çıkarıyor. Uyku göze girmezken, yanan gözler ve yorgunluk çabası oluyor. Yine meyveler geliyor aklıma, en sevdiğim kiraz'dan alıyorum öfkemi.

Film kahramanlarına derin bir "gıcık" besliyorum, köşede öldürmek istermişçesine. İyi ki sadece hayal ürünü.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Dur dedi, durmadım, cezalandırdı, yılmadım, içerledim, küstü, gitti, gittim

Bir melankolidir alıp başını gitmiyor, beni de sürüklüyor gittiği yere. Eh be bırak yakamı lanet.
İtirafım var, aslında itirazlarla sıkıştırılmış ve sarmaş dolaş edilmiş bir itiraf, kim okursa onun ayağına asla dokunmasın, okumayana da dolanmasın, sevmek zor iş: burada itiraz edilen nokta bütün mizacı ve yıllardır oturtma telaşındaki kişilik, efendim tek bir noktada zerre ile yok oluş arasına getiriyor. Deneyin, başınıza gelecektir. Aşık oldum, ölüyorum denmez bir objeye, kişiye. Aşık “olunacak” eylemiyle bütünleşen bir durum değil, zaten de sonra konuşuruz o mevzuyu. Çiçeklere sevgimiz, sevilmemesi gereken insanlara verdiğimiz değerler ve yahut tutulmak istenmeyen sözler gibidir bahsettiğim sevgi alanı. Sadece onur kırıcı davranışlar içine girersiniz. Şarkılar bir anlamlı gelir sanki, bombooş bir akılla hem de.
Bir de melankolinin korkunç paranoyasında bir o yana bu yana batmak üzere kayık gibi sallanıyoruz nicedir. Hayırlara vesile, kulaklara kurşun, ananeler-adetler ayağa. Sevgi korkunç bir şey, hayallere karışırsa ah ah gelmeyelim o konuya, sakın! Bir de Türkan Şoray’ın sesinden “Sevgi neydi?” sorusunu aklımıza getirelim, ama cevabı “Emek” olmasın
“KÖTÜLÜKTÜ” olsun!

29 Aralık 2010 Çarşamba

Şu Sıralar: Ben Evde, O Himalayaslar’dayken


Eve geldiğimden beri buzdolabını açmadım. Garip bir küskünlük ve ya boş olması korkumdan değil, hiç aç hissetmedim. Şeker yerken dişlerimi düşündüm uzun süre, acınası varlıklar, koruma altında bile ziyandalar. Buzdolabı ile olan yakın ilişkilerdeki dişlerin rolü çok büyük. Gece fena bir eziyete maruz kalıyorlar bilassa. Bu çok… bilmiyorum, keyif bozucu…
-
Yine tatilin hoşluğundan eşofman gibi gevşeyip uzun süreli kahvaltıları erteleme faslı da başladı. Tavana bakıp, püstürtülen tane sayısını hesaplayıp, yapılan boyanın işçiliğine uzun uzun dalıyorum. Acaba babam da boyamış mıdır oraları? Sonra kafamı çevirince evvelden ayırdığım kitaplar gözüme çarpıyor. İçinde hiç roman olmayan, teoriğim ben diye çırpınan kitaplar. Örneğin biri tamamen göstergebilimi ile ilgiliyken diğeri felsefe kitabı olması, öte yandan gezi yazılarıyla iç içe girmiş bir ülkenin tanıtım kitabı. Elbette okumamam için elimden geleni ardıma koymamışım. Sıkıcılığımdan bile sıkılan kitaplar birbirinden alakasız ve ne almayı bekler bir halde birkaç ay daha sürünmenin peşinde.
-
Birkaç çizim çalışmasının ardından, şu kağıdı bölüp resmi ona göre yerleştirme olayı vardır ya, kendi çapımda muazzam, dünya çapında seviyesiz bir halde ustalaştığımı düşünürken, peşim sıra getirdiğim müstakbel reprödüksiyonlar ise çantamdan asla çıkmayacak olması destekliyor. Aynı anda her şeyin çalışmasını bekleme hayallerine bir yenisini ekliyorsun çünkü. Mesela mükemmel bir şeyler izlerken, diyaloglarını tamamen anlayayım, bir elim resmi yapsın, diğer elim okul ödevlerini bitirsin- beynim de vizelere çalışsın. Zaten başbakan değil, cumhurbaşkanı olmak istiyorum.
-
Ardından gelen kahverengi rengi dünyamı aydınlatıyor. Hani yönetmenler filmine renk koyar ya, ben de bu 20. yaşımın son dönemine kahverengiyi koyuyorum. Hüznü simgelediğini hissedilse de aslında bir başlangıcı ve heyecanı pekiştirmesinden yanayım.( Pek mi olumlu oldu? Bozmak için elimden geleni yaparım bir ara.) Bir dağın eteğindeki ev, kenarda akan su, güneş ve bacadan tüten duman. Bunlar kahverengi pekala.
-

Bir de Swing’le tanıdığım mükemmel iki insan var hayatımda. Ne kadar gerçeklikten uzak olduğunu hissedin şu an: Fred Astaire, Ginger Rogers bir gün kasap havası oynayalım olur mu?

-

Bazen aklıma ilkçağ sorunlarından arınmış bir karanlık ortaçağ kişisi gibi takılan vatandaşın birini de anmamak olmaz tabi. Hayallerimle süslüyorum mantığından uzak, defter sayfamı yenilerken, raflarımı düzenlerken ne bileyim yastığı ters-yüz ederken, ayakkabılarımı giyerken kenara koyduğum mükemmel bir vatandaş Kane. Gizini korusa da benim için, sanki en sağlıklı tarafını yapan bir köprü gibi bu giz. Birini tanır gibi yaparsınız, karakterinin gerisini kafanızda uydurursunuz ve o imgeye sabitlenirsiniz ya. İşte o ne umutların bittiği, çaresizleştiğin bir an gelir hemen sonra. Gene de delicesine hoşlanırsınız bu durumdan, çünkü güya imge sizin hayalgücünüzü tamamen kullandığınız bir sistemden gelir. Sonra vatandaşı hakketten tanımaya başlarsınız ve hop, havuzu boylarsınız. İşte itiraf etnek gerekirse bunu yapmadım. Yaparsanız aklınızda olsun diye yazdım.
-
Hayat ne güzel. Bunu söyleyip durmak çok korkunç bir şekilde anlamını söküp götürüyor. Kusura bakma ama lan diyeceğim gene. Hayatın güzelliği lan’lığında saklı olduğu için. Haydi durma sen de de bir lan. Hiç bir dilde bir karşılığı olmayan lan. Ne buddy, ne hey, ne mensch. Bu hoyratlığa boyun eğ.

21 Kasım 2010 Pazar

Metin analizlerinden arta kalan zamanlarda

Şimdi biraz gerçeklerden bahsedelim. Burayı bir nevi karalama defteri gibi yapıp, kah garip hikayeler kah anlamsız sözcüklerle beslemek güzel. Hakikatten. Velhasıl gerçeklik payını unutmamak lazım hayatın. Bazen unutabildiğimiz gibi, şu Q klavye üzerinde yaşadığımı hissediyorum. Bu his beni üzüyor elbette.

-

Zamanla alıştığımız günlerin ardından bir farklı araştırma yapmam istendi. Ben de klasik bir araştırma yapmak istedim: örneğin kitap okuma alışkanlıkları. Bir nevi anket-röportaj içerikli bir şeyler olacaktı ama ben dönüp içimde dönem dönem oluşan "meslek kaygısı" ile ilgili kafalama bir işe giriştim. Hayali kişiler arasında yaptığım araştırmanın gerçeklik payının abartılmadığını söylemek isterim. Ancak ne zaman ilerleyen dönemlerle ilgili plan yapsam asla olmadığı için, o an sadece iç güdü ve isteklerime dayanarak karar veriyorum. Bu anlamda gidip ben bu mesleği seçeceğim demedim ama elbette kendi alanımdan uzaklaşmayacağımdır. Sözüm ona günümü yaşıyorum. Uzun vadede ise sadece biraz daha çalışmanın hep faydası vardır diyerek hareket ediyorum. Burada her şey güzel görünse de kaybolan zamanlar ne ne yapılması gerektiğini bilemediğim anlarla dolu doluyor. Yeri geliyor elimdeki romanı neden okudğumu sorguluyorum. Bu iş karışık bir hal alırken sadece getirisi, şansım. Şansım açıldıkça güzel şeyler dönüyor. Plan falan hikaye yani. Bu arada koyu bir kaderlenme yaşıyorum. Kısmet, diyorum. Gülüyorum. Gülmesem de sorguluyorum.

Sadece merak ettiğim şey; bunları birebir yaşayanların olup olmadığı. Yani, birine ileride ne iş yapacaksın diye sorduğumda kesin kararlıkla anlatabiliyor. Ha hayata geçiyor ve geçmiyor o kısmı ile ilgilenmiyorum. İnsanlar planlarını keskin çizgilerle alıp, kararlıkla ilerliyorlar. İşte çok merak ettiğim başka bir şey de, bunun nasıl yapıldığı.

-

Burnum akıyor. Havalar ne garip öyle.

9 Temmuz 2010 Cuma

Jurnallar işte Haşim'cim


Ne zaman bir günlüğe başlasam, yaşamın korkunç sıkıcılığını artık daha fazla yansıtamadığım için günlük şekil değiştiriyor. Birden bir katilin, gelecekten bir insanın, sayborgun, dünyanın en sosyal insanının ve ya kafadan tarihi bir karakterin günlüğü gibi oluyor. Beyinlerde patlayan silah sesleri, acı çektiren imkansız aşklar, fizik dünyasının dahi çözemediği bir ton şey ile doluyor (zaman paradoksu yaratmak gibi).
Ama yeter! Sade bir vatandaşın, sade bir günlüğü olsun. Sadece şunları duyalım/okuyalım: “Kalktım. Kahvaltıda sucuk ve yumurta yedim. Çok yemişim, öğle yemeğini yememe kararı aldım. 40 sayfa kitap okudum. Bunaldım. Çünkü hava çok sıcaktı. Birikmiş bulaşıkları yıkadım. Gazete ve akşam ekmeği almaya çıktım. Yolda tanıdığım birini görmezden geldim. Okuduğum gazete kalmamıştı. Eve dönünce internette biraz oyalandım. Biraz dediysem 5 saat falan. Akşam yemeğini yedim: fasülye, şehriye çorbası ve yoğurt. Şimdi dişimi fırçaladım ve saat 2.46. uyumaya gidiyorum. Görüşürüz günlük.”
Değil mi?