tuhaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tuhaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2009 Pazar

Mahlukatıl Episoda 1

Boş bir odanın içinden çıkıp kıyıya kadar çıplak ayakla dolandım. Ayaklarımın altında yosun, cam parçacıkları, belki biraz da kalem uçları vardı. Çırpınca kanla karıştı, sonra pıhtılaştı ayağımın altındaki kesikler. Bu daha güzel bir görüntü teşkil etti iyileşene kadar. Halbuki ayak bu alışkındır kanatılmaya. Ayaklarınız adına daha az kanatalım ama. Ayakların takımı da vardır değil mi, bir ayak bir de diğeri ayak oldu sana ayak takımı. Bir çift ayak, ayak takımı demektir. Bazen sadece bir tek ayaklarımıza ihtiyacımız olmaz mı?


Ayaksız insanlar da vardır. Onların suçu olduğundan değil. Onların seçimi olsaydı bunu seçmezlerdi. Amenna kimseye ayağı yok diye suçlayamayız. Ama temeli belirleyen ayaklarımı işte önce bunun kabulünü havaya doğru edelim. “Teşekkür ederim ayaklarım var ve en iyi şekilde bakmaya çalışacağım” diye. Bazen çok abartıp bunu seremoni ile yapıyorum ki ayaklarım mutlu olsun diye. Onlar benim her şeyim. Ehemmiyeti en müteşekkürlü şekilde yansıtacağım Zeki Müren.


Kıyıda iki tane balıkçı vardı. Ne meşhur görüntü bu böyle, deyip görmezlikten geldim. İnsanı mutlu eden şeyler vardır: tokluk hissi, haklı olma hissi ve ara sıra yalnızlık hissi. Bir baktım da hepsi egolarımızın yanında çadır kurmuş maşallah kamp yapıyorlar. Bu ne ego? Veya bu ne ego. Mektebi idadinin son günü gibidir bu hisler. Evet yalnızlığımın en mümessili dakikaları. Lakin hilkat… olur mu insan bunu kabul etmeden insan? Nerede hayal gücünün yetisi? Vuzuhsuz hayaller peşinde değilim: herkesi hilkate inandıracağım peygamber duyguları ile. Böylece kalplerdeki zenginlik ile açlıklar, soykırımlar, sevimsizlikler anında vuku bulacaklar. Kendi muhayyel aleminde dersiniz şimdi değil mi?


Kesinlikle madam, matmazel, mösyö, bay, bayan, frau, hea, frolayn. Ben sizin kalplerinizi okuyabilirim en zulmet duygularımla.


Balıkçıların uzağı yönünde bu sefer ayakucunda yürüdüm ta kayığıma kadar. Bu sefer yorgun bitap durumum oldukça zorlamıştı beni. Gittikçe yorgunluk seviyesi arttı, arttı ve pes derken kendimi kumların arasında buldum. Anında gelen kum fırtınası ağzıma kumları doldurmuştu bile.


“KONUŞ BENİMLE. FOTOĞRAFINI ÇEKECEĞİM.”


“MERHABA GELECEK İNSANI!”


“EY MAHLUK, NEREDENSİN?”


Hava nedense pembeleşmişti. Demek ki baygınlığım oldukça uzun sürmüştü, kumlar gittikçe çoğalmıştı. Tükürecek güç buradan çok uzaktaydı. “Yardım” bile diyemiyordum ki çırpınmak umarım işe yarardı. Çevremdeki gülünç derecede yüksek sesle konuşan insanlar hiç durmuyordu. Pır pır pır sesler eşliğinde yardımdan ziyade oramı buramı çekiştiriyorlardı. “ELERAMA’YA GÖTÜRELİM BENCE”

Berisi “OLUR MU YA, AĞZINA KUTSAL SU DÖKELİM” diyordu.

İçim ürperiyordu bunlardan, yavaş yavaş ağzımdakileri dökünce onlar da rahatlamıştı ama. Ancak bir ara birisinin kafasının üzerinde bir buton gördüğüme yemin edebilirim. “Don’t panic*” yazdığını da gördüm. Ölsem de gam yemem dostlarım.


Beni kaldırdı bu haşereler, Elerama denen yeni bir haşereye götürdüler. Bir de komik giyinişleri vardı ki; hepsi pembe bir elbise giyip üzerinde mareşal rütbesi takan mı dersiniz, dilek ağacı gibi her yerine çaput bağlayan mı, yer yer gerek olmasa da yama yapan mı… Tam bir moron bozması beni kucakladığı gibi yaklaşık beş-yüz altı yüz metre kadar yürüdü. Sünnet çocuğu gibi de yürüyüşü vardı zaten, midem de bulanmaktaydı. Hepsi bir biri ardından gelirken Elerama’nın kapısı önünde midem ağzıma geldi ki, yanımdaki mahluklar kadar olmasa da rezillik diz boyu. Ama bir rahatlayışıyla Elerama haşeresiyle göz göze geldim ki, kendimi tutamayıp hem çıkarıyor hem de gülüyordum. Kafasına taktığı türlü kuş tüyleri, boynuna dizdiği gömlek düğmeleri, kulaklık uçları ile yaptığı kolye, kitabın üzerinden sendelet yapması o kadar görülmeye değer bir manzaraydı ki, bakışmamızla süzmem bir hatta kusmam da ikincil oldu.


Beni içeri alıp soymaya kalkan Elerama sanırım bir şifacı-büyücüydü. Odasındaki türlü türlü aletler, felaket habercisi gibi gezinen yardımcıları, iğrenç kokan rengarenk sular buna dalalet ederken bir yandan gözümü duvarlardan alamıyor, bir yandan da “GİDİN BE MANYAK SÜRÜSÜ” diyordum. Şaka maka dalgınlıkla o moron yarması beni tutup güzelce iğrenç kokulu bir döşeğin korkuluklarına bağladı. Çırpınsam da ne fayda, ellerindeydim o yaratıkların.


Deaaamı yarım.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Uykunun Renkli Masalı


Cennetten daha uzakta sarf içinde yüzerken, dalga yüzüme çarpıyor. Kıyıya sürüklenene kadar uyanmıyorum, muhtemelen fazla su yutup heyecanlandığım için deniz gözlerimi kapatıp olanları görmemi istemeden kıyıya koydu. Şükranlarımı belirtip doğruluyorum. Biri olsa biraz daha naz yapıp karnımdan su çıkarın, derdim. Ama suyun karnımda durması gerekiyor zaten, ilerde ormanda ilerlerken ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum. Susarsam, tuzsuz kalırsam?


Müziklerle karşılıyor orman halkı. Yüzlerinde yeni gelen misafirin sevgiyle kavurduğu ışıltı var. Güneşin de etkisi yok değil, fazla siyahlaşmışlar sanki kurumuşlar. Önce içecek ikram ediyorlar, halbuki içmeye tok, ancak yemeğe açım. Söylemeye utanıyorum, kabile reisi pişirdiği Hindistan cevizini veriyor, ikilemeden ağzıma atıyorum. Yiyişimi izliyorlar, hatta çocukları taklit ediyor. Müziğin sesi yükseliyor. “gitmem gerek” diyorum, “sonra onunla beraber geliriz.”


Yanıma aldığım çantalara taş dolduruyorum. Sürünen hayvanlardan korkuyorum, ayağıma dolanıp havaya astıkları için. Canlarını acıtmak istemem, korkutmak yeterli. İnsanoğlu bu korkmak değil korkutmak ister. Yukarıdaki prense el sallıyorum, “Yine yaptım yapacağımı, kızma bana…” diyorum. Bazen havada süzülerek, bazen yürüyerek yeni yollar oluşturuyorum çünkü kimse daha önce gitmemiş. Bu beni daha fazla kahraman hissettiriyor.

Yolun sonundaki küçük kulübenin boş olduğunu görünce büyük bir umutsuzluğa kapılıyorum. İçindeki kırmızı koltukta oturur bir şeyler çalar, temizler ya da okurdu diye bildiğim için gerçekten üzülüyorum. Evin köşesinden dönüp ırmağa doğru gidiyorum. Ayakkabılarımı boynuma asıp su ile oynamaya başlıyorum. Ala renkli bir balık geliyor, “sen onu mu arıyorsun?”


“Evet” diyorum, “Nerede?”

“Pazara gitti. Ailemi satın alacak. Lütfen bana geri getirir misin?”

üzülmesin diye kabul ediyorum, bir daha görüşmek üzere ayrılıyoruz. Ancak görüşmeyeceğimizi bir ben biliyorum. Pazara gitmeye hiç niyetim yok. Ormanın avcısı ile karşılaşmak ölümden beter, sürekli konuşup büyüyor, şişerek hem de. Onu izlerken oldukça yoruluyor, uyuyakalıyorum. Bu da ayıp.


O pazardan gelene kadar nehirde elbiselerimi çıkarmış yüzüyorum. Çünkü çantamın içine hiç elbise koymamışım. Biraz utanmama sebep oluyor, biri çıkmasın diye çaylara doğru gidiyorum. Ancak elbiselerimi nereye koyduğumu unuttuğumda, ağaçtan bir elbise düşüyor, turuncu renkte. Üzerime geçirip ilerliyorum, yaprakların arasında kırmızı pabuçlar parlıyor. Islak olduğum için üşümeye başlıyorum, aniden rüzgar duruyor. Gerçekten şanslı bir gün, ancak saçlarımın da kuruması lazım.


Ben çayda yüzerken pazardan aldıklarını koyuyormuş o. Koşarak yanına varmaya çalışıyorum, ancak sanki hayali adımlar. İlerlemek bilmiyorum. “hey” diye bağrıyorum, “en azından sen gel.”


Kahkahalarla arkamı gösteriyor. Turuncu elbisemin kuşağından tutan avcı ışıldayan gözleri ile koca bünyesine bastırıyor beni. Güya sarılıyoruz ama soluksuz kalıyorum, gittikçe morarıyorum.


“avcı, dur dur. Nasılsın? İlerdeki ceylan sürüsünü sen de gördün mü?”

avcı ağaca dayadığı tüfeği alarak koşuyor ormanın içlerine doğru. “hu hu huuuu” diye bağrıyor bana, “çok teşekkür ederim”. Avcının en sevdiği hayvan ceylanlardır, özellikle yavru olanları.


Koşarak geliyor o bana. Saç tellerimi tek tek öpüp, “yalanların beni çok güldürüyor” diyor, burnumu, serçe parmağımı, köprücük kemiğimi öpüyor. Saçlarım kuruyup yorgunluğum gidiyor.


Çay oluyor ocakta, fokurdayana kadar kendini saklıyor ama. Sonunda dayanamayıp içmemizi söylüyor. Birer bardak koymaya çalışıyoruz, biraz daha demlenebilirim aslında, diyor. O şarkı söyleyerek açıyor, çayı bardağa boşaltıyor, yanına kek koyuyor.


Tüm düğmeleri döküyorum halıya. Tek tek dikmeye başlıyoruz, öyle komik desenler çıkıyor ki düğmelerinden uçmaya çalışanları iplerini koparıyor, içimize girip gıdıklıyor. Sonra o deniz kabuğunu getirip çalıyor bana, en sevdiğim şarkıyı. Ben de teşekkür ediyor ve halıya kıvrılıyorum.


Sarmal olup uyuyakalıyoruz.