31 Ocak 2010 Pazar

Gün 4. Gerçek dostlar ve gerçek rüyalar

Tatiller insanı kendine getirir ve aslında ne aciz bir varlık olduğunu anlatmaya çalışır. Boşluk içine giren insan acayip saçmalar, her şeyi düşünür, binlerce hastalık bulup, arkadaşlarına komplo kurar. Bir şey olmamış gibi internetin en gereksiz sayfalarını kendine siper eder. Dergi testi çözer. Yalnızlığın ve tatilin zehiri sadece pazartesiden çıkan panzehirdir.

Bana sökmez. Benim çok önemli işlerim vardır tatil günleri. Kendimi kıskanacaksam haftasonu kıskanırım.
Pazar bulmacasının her sayfasını bitirdiğimde öğlen olmuştu. Temizlik yapmak istedim hemen. Aslında istemedim de, mecbur kaldım. Binlerce parazit pusu kurup bağışıklık sistemime iddaya giriyorlardı. Hissettim bunu. Aslında aklımdan bir melodi geçiyor sürekli dın dın dırı dın diye, keşke onu çıkarıp yazsam.

Kapı çaldı, hem de saat 12.14, hem de Pazar. Uğursuzlar.

Karşımda biraz mahçup, biraz kırmızı uzun boylu hafif orta yaşlı, ama hafif, bir adam beliriyor. Avrupai görünümü konuşmasıyla belli ederken, “Merhaba, ben kat komşunuzum, acaba ….” Sadece apartmana yönelik, şu an da beni bile ilgilendirmeyen fazladan uzayan bir sorunun soru kelimesini yanlış sonlandırmasıyla bitiyor. Uzun süre dalıyorum adama, cidden neden bahsettiğini anlamıyorum, kafamı vermiyorum.
Dehşete kapılıyorum. Binlerce kaçış planı yapıyorum. Boşluktan kendimi attığımı hayal ediyorum, kapıyı yüzüne kapatıp onlarca kilidi indirmeyi. “DEFOOL” diye bağırmayı…. On yaşında bir çocuğun, birini sevdiğini hissettiğinde yaptığı şeyi yapma ihtimaline giriyorum, yüksek bir oranla.

Daha heyecan ama aslında korku verici olan şeyse, rüyamdaki adamın yarım yamalak Türkçesi ile kablolu yayın hakkında sorular sorması. Göz bebeklerimin büyüdüğüne yemin edebilirim. Belki de behçettim, astımım, anemim arttı.

“Ne oldu size böyle?”

“Tansiyon sanırım, başım döndü. Afedersiniz.”

“yardım edeyim size?”

İçeri giriyor, ayakkabılarını çıkarmadan. Su alıyor ve bana tutuşturuyor, oturtmaya çalışıyor. Düşününce bir yabancıya göre ne kadar samimi. Hala korkum olsa da yabancı değil o bana. Bir an rüyamı ona da mı anlatsam diye düşünüyorum, sonra geçmiş yıllardaki başarısızlık oranlarım çizelge halinde gözümün önüne geliyor.
Sorularını cevaplayıp göndermeye bakıyorum bir an önce.
-
Akşam Sosis Parmak’tan bir telefon geliyor, “Yarın bir saat erken gelin, toplantı olacak” diye. Sosis adam. Aslında kalbi de sosisten.

İki tek atmaya dışarı çıkıyorum.

Yalan söyledim. En nefret ettiğim şey varsa o da tek atmaktır. Kola, meyve suyu ve ya asitli içecekleri alkolden daha lezzetli buluyorum ve aslında insanın kafasının güzel olması oldukça rezil bir durum. Beynindeki hücreleri bir bir öldürürken ve denge problemleri yaşarken, müzik bile rahatsız edici gelirken mi eğleniyor insanlar? Ağzın yüzün buruşuyor, karşındakinin saçmalıklarını dinliyor (ve o seninkini), kol kola girip sokakta büyük adımlarla şarkı mı söylemek eğlendirici?

Günümüz modern insanın psikolojik sorunlarının tavan yapmasına şaşmamalı.

İnternet kafeye, oradan X Çalışanları Lokali’ne de gitmiyorum tabi. Alkolsüz içecekleri, alkollüleri ile aynı fiyatta birkaç pub listesinden faydalanıp, okuldan eski bir arkadaşımı çağırıyorum. Llor ismi. Dünyada birinin cenazemi kaldırılması istense, sadece bunu yapabilecek tek insan. Ailem dışında, içimdeki cevheri bilen, buna saygı duyan biri Llor. Cevher dediysem de dünyaya olan yegane sevgimden bahsediyorum tabii.

Llor lisede kenarda oturan ve dünyadan haberdar olmayan, günümüz gençlerinden biriydi. Burnu iyi koku almaz, yolda giderken kimsenin orasını burasını incelemez, dünyavi tek zevki parmaklarını kenetleyip acil çözümler bulup, not defterine bir bir geçirmesidir. Onbeş yaşından beri tanıyordum onu ve dünyadan hala bihaber.
Pubta buluşmaya karar verdik. Yeni bir ceket giymişti bugün. İlk bakışta tanıyamadım, zaten ilk bakışta Llor’u annesi bile tanımaz eminim. Herkese benzeyen saçları var. Gözlerine bakınca da herkesin sahip olduğu bir rengi var, ama Llor konuştukça ayrılır herkesten. Dünya bir yana Llor bir yana çekilir ve yemin ederim bununla gurur duyarım.

“Annen nasıl Llor?”

“Senden hallice. Şu kokuyu alıyor musun? Korku kokuyorsun.”

Ah şu Llor da bir alem canım. Ancak kendimde komşu ve rüya ilişkisinden bahsedecek gücü bulamıyorum. Ortaokuldan bahsediyorum uzun uzun. Gerçek bir darp yarası almış taklidi yapıyorum. Bardakileri inceliyorum, isim falan veriyoruz beraber. Yere mısır atıp eziyoruz tüm gece.

Arabasıyla beni eve bırakmaya karar veriyor. Park yerinden çıkarken alkolün etkisiyle yandaki arabayı da çizmeyi ihmal etmiyoruz.

Çılgınlığımızdan gidip posta kutularını beyzbol sopasıyla ezeceğiz.

Derken Llor’u koltuğumda sızmış buluyorum, ben televizyonu izlerken arada kalkıp böğürme sesleri içinde lavaboya koşuyor, geri gelip yatıyor.

Hiç midem bulanmıyor, o benim gerçek dostum.

Gün 2. Sosis parmaklar ve Rüyalar.

İnsanlar birbirlerinin rüyasını dinlemekten bu kadar nefret ettiklerini anladığımda ufak bir çocuktum. Çünkü o gerçek tatlı ve renkli rüyalara ben sahiptim. Film gibi canlı, doğaüstü ve ya hayallerimi yansıtabiliyordum. Kıskanıldığımdan dinlenmediğimi düşünmüştüm, yıllarca sonra daha gerçekçi bir bakış açısı kazandım. Kimse gerçekte varolmayan bir durumu dinlemek istemiyordu aslında.

Suçlamamak lazım. Ancak suçu hakedenler de var. Aslında tüm rüyalar gerçektir.
Yatağımdan kalktığımda gerçekliği bulup, hayatın anlamını çözmemiştim. Gün ışığı dolan sarı duvarlar o kadar parlıyordu ki, gözlerimi açamıyordum. Yarı çıplak bin tonluk battaniye ve yorganın altından enkazımı çıkarttım.

Gözlerimi ovuştururken, yatağın ortasına oturup uzun süre duvara daldım. Aklım tabi ki duvardaki o saçma filmin sahnelerine dalmadı kesinlikle.

Aynı zamanda rüyamı düşündüm.

Parlak, gerçekliği olan rüyamı.

(Rüyamı yazdım zaten, şu altta bulabilirsiniz. Saoğlun.)

Gerçek dünyaya uyanış. Keşke gerçek olsaydı.

Bir şey olmamış gibi doğruca işe gidiyorum. Doğru ya söylemedim. Zaman zaman çalışıyorum bir işte. Tabak, çatal, kaşık, bardak, çay altlığı, vazo, meyvelik, gümüşlük satan bir mağazada bazı hesap ve uluslar arası kâğıt işlerini yapıyorum. Aslında ne kadar yoğun gibi görünse de oldukça boş, hatta bu boşluktan dolayı işe girdiğim iki yılın ardından iki tane üçer sezonluk dizi bitirdim, 104 kitap ve ya roman ve her ay işyerine ücretsiz gelen ekonomi dergisini okudum. Neredeyse uluslar arası ilişkiler sıfır olduğu ve sadece üründen ürüne hesap yaptığım için. Tam tedrisatlı muhasebeciler zaten mağazanın daha üst katlarında oturuyor. Aslında bu bir sır olsun ama bana ihtiyaçları yok.

Otobüs durağından mağazaya yaklaşık yüz adım var. Bazen sayıyordum ama şu sıralar otobüs şöforleri tam olarak durakta durmuyorlar.

Sevimsiz günaydınlar, kasadaki Lemiau’nun kırıkları parmağını hala yara bandıyla kapatması, yeni gelen turuncu cam geniş kaseler ve sabahın köründe damlayan insanlar. Ciddi görünmek için bana zorla giydirilen iş kıyafetleri var tabi. Onun dışında her şey aynı. Hücresel bütünlük ve ya birbirini tamamlayan oyun kartları.
Ofise hızlı adımlarla çıkıp kapıyı kapatıyorum, bir süre beni o deli gibi rahatsız eden yüksek topuklu ayakkabılarımı kaloriferin üzerine geçirdikten sonra plastik terlikleri geçiriyorum hemen ayaklarıma. Dünyada böyle bir rahatlama yoktur ya iyi ki masaları yere kadar tasarlıyor şu mobilya tasarımcıları.

Günlük gazeteleri açıyorum. Önemsiz önemsiz haberler, enflasyon, bilmemne bakanının çok şahane açıklamaları. En güzeli üçüncü sayfa. Bugün kimlerin kaçırıldığı beni çok meraklandırmıyor ama, gene de gerçeklik sanki oradan akıyor gibi.

Gerçeklik.

Dünkü kanlı bıçağın orada durmasının haklı bir sebebini görüyorum. Gerçek bir duruma tanıklık etmeyi ihmal de ettirmiyorlar hani. Aslında bıçağın on metre ilerisinde bir ceset bulunmuş, 34 yerinden bıçaklanmış ve uzun bir süre bıçağı aramışlar. En son artık birkaç vatandaş bulmuş bıçağı, kenardaki polis merkezine gitmişler peçeteyle tuta tuta.

Vay be, demek aslında en önce ben gördüm ama çaktırmadım kendime bile.
Gazeteyi kapatıp, kahraman nedenlerle o cinayeti işlemişim gibi davranıyorum. İçim ürperiyor. Tık tık sesiyle ayılıyorum ama. Sosis parmaklı müdür Yhsiep Bey bir dosya ile geliyor. “İsveç bir şey mi istiyor ne?” diyerek.

Gün 1. Kuşkular ve Sibiryalılar

Gelmek uzun süren bir eylem değil, sahip olmak kadar en azından. Bir eve sahiptim ve gelmiştim. Her şeyi daha inandırıcı kılar.

Bugün Minoua ile görüşmem vardı. Sabah onun için ıslak saçla dışarı çıkıp tüm gün burnun akmasına sebep olmak çok da mantıklı bir sebep değildi.

Buluşmalara görüşme demek bazen daha uygun olabiliyor. Resmiyet bazen o kadar konuşuyor ki. Peşi sıra getirdiği onbir arkadaşı ile tokalaşma, yalan gülümseme, dinliyormuş gibi yapma, nezaketen muhabbete katılma şeyler yapılıyorsa, buluşma düşüp görüşmeye dönüyor: zorundalık hissi getiriliyor olaya. Sadece onbir değil, bir kişiden de çıkıyor.

Her şey güzel gibi görünürken hava kararmaya yakın, otobüs bulmamayı bahane edip ayrılıyorum. Hava o kadar soğuktu ki zaten bugün, kararmaya da yaklaşmıştı, beteri ayaz dediğimiz katil hava dalgası tüm vücudumu istila ediyordu. Burnumun kırılmasından korkup sık sık eldivenlerimle burnumu sıvazlıyordum.

Durağa yaklaşmışken yere doğru hafifçe parlayan bir şey bütün dikkatimi dağıtıp objeye yaklaştırdı kendini. Kanlı bir bıçak. Umursamadım tabii, bu bölümde bunu görmek sonradan karnıma girmesini sağlamazdı herhalde.

Silah patlar hesabı.

Eve gelmek daha güzeldi.

Sonra gün bitti, binbir kuşku ile.

28 Ocak 2010 Perşembe

Gerçeklik Payı

Öncelikle garip, kullanışsız bir hastane. Geniş bir koridor, dar oadalara çıkıyor. Kapılar genelde camlı, gizliliğin olmadığı bir yer. Zemin tahta gibi ama aslında eski tarzda döşenmiş. Kaybolma riski o kadar yüksek ki korkarak ve her yeri ezberleyerek ilerliyor insan.

“Şimdi şu kapıdan çıktım, mavi gibi olandan, tamam ilerledim… Bir dakika ya gene aynı kapı ama karşısında başka bir oda var.” kesinlikle geçiriyorum bu anı, çift kontrolsüzlükle.

Doktorlar içerlerde aslında ama ben o an hastaneyi oldukça boş bulduğumdan “terkedilmiş” endişesi yaşıyorum. İçeri dolan gün ışığı eski bir binada olmanın verdiği samimiyeti pekiştiriyor. Hızla tuvalate gitmeye çalışıyorum. Yanımda değişen insanlar var. Çantamı sıkı sıkı kavrıyorum ki hızlıca işimi halledeyim.

Tuvaletin kapısı sanki bir ahırın giriş kapısı gibi. Tamamen tahta, yeşile boyanmış ama el yapımı gibi. Kapının alt tarafı eskimiş, aslında erimiş… Kapı kilidi ise eski usül takmalı olanlardan. Bu hastane eski olabilir ama küflü bir kapıyı hak edecek kadar demode olduğunu sanmam. Ayrıca tuvaletin el yıkama kısmı o kadar dar ki, iki dişi birbirine sürterek geçmek zorunda.

Kıyafetimi düzeltiyorum. Az önce pantolon giymiş olduğumu sanıyorum ama hayır. Siyah mus çorap var, ayaklarımda düz ayakkabılar. Bluzümü eteğimden çıkarınca elbise gibi görünen mavi çiçekli bir elbise. Kolları ise iki kat ispanyol. Birden oldukça eski model, ki ortama ne kadar uyumlu, ve oldukça şık hissediyorum. Şanslı bir gün.
Ancak lenslerimi takmadan çıkmak zorundayım. Yanımda tanımadığım biri beni bir odaya alıyor. Gözlüğümü düzeltiyorum, sürekli bulanıklaşıyor her yer.

En sonunda bir odaya girdiğimde tüm ortaokul arkadaşlarımı görür gibi oluyorum. Beni hiç mi hiç kaale almadıklarından dolayı sinirleniyorum. Hepsini tanımaya çalışıyorum, bağıra bağıra heyecanlanıyorum. Hepsi ne kadar büyümüş, evrim geçirmişler ! Ne de olsa yıllar geçti… En son Erkan diye bir çocuk geliyor odaya, sanırım adı Erkan’dı. Bana sınıf buluşmasının nerede olduğunu soruyor. Ama beni tanımıyor. Sinirlerim iyice geriliyor.

Bir gün öğretmenimiz henüz ortaokula geçmeden fen bilgisi dersinde katı, sıvı ve gaz maddeleri anlatıyordu. Sıvılara geldiğimizde elinde bir avuç kumu bir çay bardağına boşalttı, sonra bardaktan masaya döktü. “bakın çocuklar bu kum konduğu kabın şeklini alıyor. Hhup hup.”

Hemen devam etmişti. “haydi o zaman tahmin zamanı: katı diyenler kapının oraya, sıvı diyenler pencereye, gaz diyenler mevsimlerin yazdığı duvara gitsin.”

Sınıfın yarısı katıya, yarısı sıvıya gitmişti. Ama Erkan gaza.

Ondan dolayı epey aklımdadır Erkan. Ama beni tanımaması gerçekten üzücü. Hatta sinir bozucu. Bunun üzerine neden bilmiyorum ama, KLASSENTREFEN!(sınıf buluşması) diye bağırıyorum.

Kimse duymuyor.

Hastanenin güneşli koridorlarına atıyorum kendimi. Moronlar, diyorum. Yıllarca sizsiz idare ettim ben.

Geziyorum bir süre, tekrar tuvaleti arıyorum. Lenslerimi takacağım bu sefer. O kadar kayboluyorum ki, kaybolmanın miktarı mı varış demeyin. Gülüşmeler geliyor, bazen müzik sesi. Korkuyorum. Bazen bir dersane gibi hissettiriyor kendini, ya da boş bir okul. Yalnızlığımdan da ürküyorum ama çıkışı bulamıyorum.

En son doktor odasının kapısı aralanıyor. İçeride bir sürü doktor görüyorum. Bir kaçı da beni. Korkum yükseliyor ve yolumu değiştiriyorum. Hızla kayboluşa tekrar geçiyorum. Sonra insanlar geliyor. Bir şey bekliyorlar. Konser gibi bir bekleyiş bu. Ufak bir büfe var, üzerinde fosfor yeşili peynir parlayan çörekler satıyorlar. O kısım karanlıkta kalmış, çünkü perdeleri çekmiş bekliyorlar. İnsanları görmek rahatlatıyor.

Hala lenslerimi takmaya çalışıyorum hararetle.

O an birini görüyorum. Bana çok tanıdık bir yüz, orada burada süreki gördüğüm birisi. Belki mahallenin kenarında oturan o adam, belki otobüs sürücüsü, belki gittiğim oyundaki bir rejisör. Ama tanıdığım ve sıkça gördüğüm bir adam. Gerçekten biliyorum.

Bu sefer göz göze geliyoruz. Tanımamış gibi yapıp yolumu değiştiriyorum. Hızlı adımlarla uzaklaşmaya çalışırken kıvraklığı ile yanımda beliriyor. Ben onu görmemezlikten geldiğimi anlamış olsa gerek ki, beni iyice utandırır gibi. Hızlı hızlı yürütüyor beni.

Ben, “Wow you’re really tall.” (vay, cidden uzunmuşsun.)

O, “Yes… and umm how old are you?” (bu soruyu oldukça sarkazmla, yaş boy oranı için soruyor.) (evet… sen kaç yaşındasın ki?)

Bense aksanını taklit edip keskin keskin “You” sesi çıkarıyorum. “I dunno” diye devam ettirip, “Maybe you can guess…” (seeğğn… Bilmem.. Belki sen tahmin edebilirsin)

“Umm… Four?” (hmm.. dört mü?)

“Exactly! ” (kesinlikle!)

Gülüşüyoruz kısa bir süre. Ardından kenara geçip, ezberlemiş gibi şunları söylemeye başlıyor hızlı hızlı : “je parle flou, avec des mots et du papier, je brouille tout, et c'est à toi de deviner, j'ai jamais eu l'cran d'effacer et quand j'essaie de raturer, j'ai des regrets…”

Ben dona kalıyorum. O an elinde uzun bir çubuk var. Yüzüne bakıyorum… o kadar gerçek ki. “I dont unders..” derken elindeki çubukla bir araya işaret ediyor. Karanlık bir ara ama kapı var. Beni komutlarıyla yönetiyor ama o kadar memnunum ki, sopayla yol açıyor. Önden gitmemi bekliyor. Araya giriyorum ama kapıyı açma cesareti bulamıyorum. Yanından ayrılma korkusu saıyor. Aralıktan gizlice ona bakıyorum. Derken insanlar geliyor… onlar giriyor.

Hızlı davranmam gerek, “ben pek anlayamam ama İngilizceden” demeyi bekliyorum, kafamda cümlesini kuruyorum. Ama birden yokoluyor. Çaresiz salona yöneliyorum.
Sahnesiz bir tiyatro salonuna götürüyor bizi ayaklarımız ve o karanlık ara. Yer yer boşluklar var, sahne ışıklarıyla aydınlatılmış, tamamen loş bir yer. Yastıklar var yerde de, dekorun bir parçası olmalı.

Acaba daha demin bana repliğinden mi söyledi?

Ön sıraya bir kızın yanına oturuyorum. Kapıdaki arkadaşı ile iletişim kurmaya çalışıyor o, ben de çekilip engel olmamaya çalışıyorum. Telefonumun sesini kapatmaya çalışıyorum bir de tabii, bir kapın çıkıp hiç anlamadığım dilden bir şeyler diyor…
Sonra onu görüyorum. Sarımsı bir ceket giymiş, benim ön sıramda oturuyor. Biliyorum oyunun bir parçası olacak kendi de.

Mutluluğum şahane hisler ve heyecan barındırıyor.

Koltuğumda uyuyakalana kadar.

--

Olanlar kesinlikle rüyaydı ama anlatmak kesinlikle gerekir. Bu kesinlik…

İfa...de

Aslında bir şeyleri anlatmanın en iyi yolu değil yazmak. Kendini ifade etme mükemmeliyetçiliği aydınlanan dünyanın şahane bir ödülünü her yerden sunuyor. Tuşlara basarken, kalemi tutarken daha çok özgürleşmişsiz gibi davranıp drama dalında en iyi aktör ve aktrisler kesiliyoruz. Mükemmel sanatçıymışız gibi.

Ayrıca her şeyi anlatma lüksümüz var dünyaya. Tüm eylemler dizlerini kırıp seçilmeyi bekleyip onurlandırılıyorlar. Her şeyi anlatma hevesi! Renkleri, olayların en ince ayrıntısını, genelleşen kurguları, karakterleri, abartıları, sevimsizlikleri, umutsuzluğu, sefilliği; iyiliği, gökkuşağını vs. bu yol öyle gereksiz bir çabaya giriyor ki bazen, düşündüğümüzde aslında kendimizi anlamaya başladığımızdan beri sadece anlatmaya çalışıyoruz. Bi yol bulmaya ilk önce… Sonra gerçekliğe iştirak… Ardından gelen yalanlar.

Bu kendini anlatma silsilesinde en iyi anahtar konuşmak. Güzel konuşmak. Çevremizdeki en iyi yalan söyleyen, en güzel kandıran, mükemmel bir şekilde hakkını arayan insan şekline bürünür güzel konuşanlar. İfade yeteneği özgüveniyle gelişip bir canavara ve size yemeye dönüşmeden hemen önce başlar gelişmeler.

Sonra kalemi tutanları yazdırmak. Lisanına lisan kattırıp bir curcunayla anlatım yapmasını beklemek. Ne kadar kafayı karıştırıp salata yaparsa cümlelerini, o kadar başarılı diye ödüllendirmek. İçinden kopan duygu fırtılarını dindirmek için yazmak. Sadece kendi iç huzuru ve ifade yeteneğinin bu dalından koparan insanlar.

Resim yapan, elbise diken, film çeken, ev işi yapan, kendini satan, müzik yapan insanların da sıkıntısıdır ifade etme hazzı. Varlığını büyütme, büyüttükçe yok gibi gösterip mütevazi davranışlar altına girme, sadece bencilliği ile ruhunu besleme…
İnsanlığa ayna falan tutmak değil bu. Yemek de yiyoruz ama bu kadar suçlanmıyoruz. Her şeyin bir sebebi olsa da ifadenin suçu en büyüktür hayatta.

Bu suça dahil olmak için bu günlüğe sahip oldum. Sadece duyguları değil, olayları içine girmek, bencilliğin tatmini ve düşmanlığın zevkini tatmak için.

25 Aralık 2009 Cuma


send me now, the winter's over
a light turns out, the winds are colder
the love we've had will turn all over
going south and we are older.

Esme

Saatler çok hızlı sanki bu aralar. Ne ve kim sorularına cevap vermeden önünden geçiyorlar. Aldırışsız gibi görünen korkak kısmı sanki ben aydınlatıyorum. Hani bir sahnedeyiz ve dekorların bize fikir verdiği boşluklardayız. Işık dekoru ısıtıyor ve kusma isteği ile doluyor. Bu bir dekor olsa da. Saatler gerçekten oldukça hızlı, hiçbir şey yapmadan saatlerce oturabiliyorum. Belki bir ara ayaklarımın yerini değiştirip en serin tarafı bulmaya çalışabilirim. Saat sabaha karşı dört ve çok karanlık. Bir çoğumuzun içi kadar, kalbi kadar. Saat çalıyor, sanki uyumuşum gibi. Serin bir rüzgar perdeyi aralıyor. Müziğin kokusunu çekiyorum içime. Saatlerdir beynimde dolanan melodiler ile birleşiyorlar.

Tek yeteneğim hiç durmadan müzik dinlemek, elimde kalem önümde boş bir kağıt, bunu düşünüyorum ama başkalarının hayatını yazabiliyorum. Özellikle ayaklarımı oynatırken. Öylesine haz verici ki, bu yalanın içinde yaşamakla ağırlığınızı hiç hissetmezsiniz. Masanın üzerinde oynayan bir kalem, nefes sesim ve arada titreyen masa lambası onaylıyor durumu. Sarı duvarlar daha sarı, dolaplar daha büyük, düşüncelerim daha uykulu. Minnetle kitaplığıma bakıyorum, gerçekten bir şeyler bekliyorum ilham adıma. Boş. Beyaz, masum ama boş. Sadece bu kadar. Bir şeyler olmasını istiyorum, kağıtları doldurmak… Sanki tüm dünya buna karşı.

Ama biliyorum normalmiş bunlar. Yani her an her zaman yazı yazamazmış en büyük yazarlar da. Durma noktaları olurmuş insanların. Dinlenmen, bunu düşünmemen gerekirmiş, dış dünyanın tüketimine kendini vermen gerekirmiş. Dolu bir havuzda yüzmemen gerekirmiş. Sanki yapmadığımız şeyler. Günlerimizi televizyonun boş ekranında ağız sulandıran, dükkanların tüm ürünlerine göz diken, doymak bilmeyen açlığımızı cebimizden indiren tuhaf ve sefil bir sürü olmuşken fazla bilgelik taslamaya hiç gerek yok.

“Esme” içerideki odaların birinden geliyor ses. Evet, Esme benim. Salinger’ın roman karakteri diye, Esmeralda’nın kısaltılmışı diye, hava çok rüzgarlı diye veya esmerim diye konmuş bir isim değil. Babaannemin ismi “Esme” diye konulmuş, zaman zaman Ezme diye dalga geçilen bir isimmiş benimkisi. “Saat kaç fakında mısın? Niye uyumuyorsun hala?” bu da annemin sesi. Saat kaç olursa olsun her zaman uysal bir sesi vardır, uyandırmak istemeyen bir ses. Belki de annem diye.

“On dakika sonra.”

Ve yine ben insanların uyku seslerini dinliyorum. Derin iç çekişler…

Kahraman 1

Her gün olduğu gibi işe gitmişti. İşleri bitince işten çıkmıştı. İşten çıktığında evinin yolunu tutmuştu. Evinin yolunu tutarken otobüs durağında tam olarak 16 dakika 32 saniye 21 salise beklemişti. Bu genel değildi. 3 ve 20 dakika arasında değişen ve aslında bir düzen içinde olmayan otobüs hattı hakkında pek bir fikri yoktu. Kafası otobüsleri düşünemeyecek kadar doluydu. Meşgul biriydi, hem de zeki ancak zaman sıkıntısı çeken modern dünyanın demode insanlarındandı.

Genel bir dünya yaratılmıştı bize. İşte kahraman bunun içindeki en sıradan insandı. Annesi ona “Kahraman” adını takmıştı. Bu güzel ve ışıltılı ironi ile isminin en alt basamağında bile barınmamıştı. Kahraman orta boylu, orta kilolu, orta çapta bir insandı. Ama evet, kahraman değildi. Clark Kent bazen aklına gelirdi ancak şimdilerde tek düşündüğü iş yeri teftişleriydi. Kahraman bir şey yapmıştı. Bir eylemin içine girmişti. O eylem pratikte tehlikeli ve coşkulu bir eylemdi. Kahraman sır gibi sakladı. Bir süre daha saklayacaktı.

Kazandığı sınavların sayısı tam olarak 6 kazanamadıkları ise 5’ti. Sınav çoktu ve bitmezdi. Onun ülkesini böyle dizayn edilmişti ve yenilenemez derecede sıkıştı. Kahraman asla “tüh buna” “ah ya of” diye sızlanma seslerini ne içinden ne dışından millete duyururdu. Her zaman derin ve ciddi konularla beyin kıvrımlarını oluştururdu.

Ancak üç ay, bir hafta, beş gün ve dokuz nokta yirmi saat önce, “olduğum yeri hak etmiyorum” dedi. Bu dünya üzerinde yaptığı ilk şikayetti ve tarihe önemli bir an kazandıracak olayların silsilesinin ufak bir başlangıcıydı. Kahraman bu cümleyi ettiği anda tam 2345 km batıda bir evi sel aldı. Saat tam olarak buraya göre 23.45’ti ve selin tam olarak sebebi üst kat komşularının su borusunun patlaması ve ince duvarı hızlıca delmiş olmasıydı. Tam 60 km doğuda ise yeni evli genç bir çift boşanma kararı aldı. 739 km güneyde ise motorlu bir araç hiçbir sebep yokken sürücü içerideyken patlamıştı. Ve daha neler.

Hiçbir başkaldırı sorunsuz geçmezdi ne de olsa.

Kahraman önemli bir bilim adamı olmak isterdi hep. Üniversitenin işletme bölümünden mezun olduğunda kafasını yavaşça yere eğip bu hayalinden vazgeçmişti. Doğa olaylarını ilgi duyar, saatlerce sıkılmadan sırayla hayvan, doğa, tarih belgeselleri izler, coğrafya ve gezi dergilerine abone olur, çeşitli bilimsel içerikli internet sitelerini takip ederdi. Tek dünyası yeni gelişmeler ve tarihteki önemli olaylardı. Bu onu mutlu eder, ufak evinde abone olduğu dergilerin posterlerini yapıştırırdı. Zamanla bu posterler sararır ve uçlardan kıvrılmaya başlardı.

Evet Kahraman’ın tarihi olayı ise şöyle gelişti tam olarak. Bu sitemi ettiğinde, çalıştığı banka için öğle yemeği zamanıydı ve o sabah karnını tıka basa doyurduğu için öğle yemeğine çıkmamıştı. İçeride birkaç banka memuru, bir güvenlik ve içeride amiri vardı. Amiri evden getirdiği üç çeşit yemeği düzenle açmış, büyük lokmalar ve minimum çiğneme ile mideye indiriyordu. Kalp rahatsızlığı olan amirin bu yağlı ve hızlı yenen yemeklerden uzakta durması gerekiyordu. Çünkü olan oldu: amir aniden kalp krizi geçirdi. Kapısı kapalı ve sese yalıtımlı olduğu için kimse onu duymadı; perdelerini kapattığı için kimse onu görmedi aynı zamanda. Adam hık diye öte tarafı boylamıştı. Saat tam olarak 12.46’ydı ve amir tam olarak 57 yaşındaydı.

Aynı zaman içinde Kahraman sayımlarını bitirmiş ve bir rapora başlamıştı ancak gözü kameralara takılmıştı. Bugün kameralar dönmüyordu. Genelde banka güvenliği için sürekli dönerlerdi. Kahraman çaktırmadan kameralara bakıyordu. Kör noktalarını buluyor, güya altına saklanınca vezneden milyarlar çarpabilirim diye düşünüyordu. Ancak bu tarz şeyleri yapabilecek tarzda bir adam olsa, bundan tam 9,5 ay önce gelen güzel teklifi ve ondan sonra gelen rüşvetleri seve seve kabul ederdi. Kahraman’la aynı gün işe başlamış İsmihan Bey gibi güneyde iki yazlık evi, şehir merkezinde dört odalı bir ev ve şehir dışında kooperatifi ve de son model gümüş bir arabası olabilirdi. Ancak Kahraman’ın bir evi vardı ve kredi borcunun bitmesine tam olarak 33 ay vardı.

Raporunun ortasında aniden elektrikler kesilmişti bankada. Bilgisayarı birden kapanınca, Kahraman ellerini havaya kaldırıp, sonra ensesine koyup esnemeye koyuldu. İyice uyku bastırmıştı öğlenin sıcağında. Gerçi banka ne kadar soğuk olsa da klimaların soğukluğu çok uçucu oluyordu. Güvenlikle birden göz göze geldiler, güvenlik hemen başını yere çevirerek seri adımlarla amirin odasına gitti. Kahraman güvenliğin bu hareketinden kendini sorumlu tutup biraz utandı.

“Metin” diye haykırırcasına bağırdı Güvenlik amirin odasından. Kahraman bir sorun olduğunu anlamıştı aslında ama zerre kadar umurunda değildi, hala uykusu dağılmamıştı.

Amiri basma tulumba gibi Metin ve diğer güvenlik dışarı çıkardılar. O an herkes ayağa kalkıp uğultulu sesler çıkarıyordu. Gerçekten garip bir andı. Sanki zaman yavaşlamış gibi. Sanki bir teypten çalıyormuşçasına “ölmüş mü, ne olmuş, ambulans lazım” sesleri sürekli olarak duyuluyordu.

Amirin ölümü bankadaki kişileri hemen hareketlendirdi doğal olarak. Az kişi olmasına karşın, herkes amirin önünde toplandı. Ambulans gelene kadar kimisi ilk yardım uyguladı, kimisi ağlamaya başladı. Kahraman olduğu yerde donmuş, gözlerini amirin boş gözlerine çevirmişti. Kaskatı olan vücudu herkesten bir adım geride açılan gözleriyle doğru orantıda bekliyordu.

Ambulans gelip amiri götürdüğünde yine herkes sürü gibi hareket etti. Öylesine sinir veren bir görüntüleri vardı ki, çalı peşinde koyun gibi geziniyorlardı. Kahraman da arkadaki çoban köpeğini simgeliyordu sanki. Bir de dilini çıkarıp soluklanmaya başlasa ne şahane olurdu. Güvenliklerden biri olan Metin, Kahraman’ın korktuğunu hissetmiş olmalıydı ki,

“Abi sen içeri gir istersen, bak kimse de kalmadı” dedi, çocuğa öğüt verircesine.

Kahraman çobanın yani Güvenlik Metin’in söylediğini harfiyen uyguladı. Önce bankanın sebilinden bir bardak soğuk su içti. Alnındaki teri çaktırmadan kolunun içine silip en yakın yere oturdu. Kendine gelmeye başladığında ayaklandı gariban. Koskoca bankada tek olduğunu anımsadı, gerildi iyice.

Olan bu ya… İçeriye 3 tane tamamen siyahlar içinde adam girdi. Kahraman’ı fark etmediler başta… Dışarıdaki de içeriye gelince bankanın kapısını kapattılar. O da bir şey mi, mekanik kepenkleri bile indirdiler.

Yavaşça maskelerini çıkarırken, “Adamı öldürmek kimin fikriydi?” Beriki, “Tamamen doğaçlama abi”. Deli gibi gülüşmeye başladı adamlar. Onlara kötü adam denmesinin en büyük sebebi buydu. Doğal ve üzücü olaylara aldırış etmezler ve kolaylıkla soğukkanlı olabilirlerdi.

Biri göz önündeki zaten kapalı kameraları ufak bir balyozla yere indiriyor, diğeri ufak kasaların önünde tek tek geçip garip bir alıcı ile uğraşıyordu.
Bu adamların profesyonel hırsızların önde gideniydi. Çünkü bankanın sireni bile çalmıyordu.

Tam 5 dakika 45 saniye sonra Kahraman’ın varlığı hisseden bir adam bağırmaya başladı. “ABİ, GEL, ADAM KALMIŞ.”
Kahraman o an bildiği tüm duaları etmeye başladıysa da hepsini karıştırdı. Elleri ayakları titremekten boşaldı. Şak diye yere düştü. Bayıldı gariban.

Adamlar bu sefer gülmedi.


---

Kahraman uyandığında garip bir yerdeydi. Gözlerini açmaya çalıştı ama bir şey fark etmeyince kör olabileceğinden şüphe etti. Minik bir ışık, bir yansıma aradı hemen. Ama yoktu. Gerçekten kör olmuş olabilirdi yada oda epey karanlıktı ve aslında simsiyahtı! Üstüne üstlük insanın burnuna keskince gelen çiş kokusu her yanı sarmıştı. Ellerini yüzüne götürmek, burnunu tıkamak istedi hararetle, ama yapamadı. Bağlanmış olduğunu hissetti iplerle. Sonra yaşadıkları bir bir aklına geldi.

Doğal olarak ellerini çözmeye çalıştı kendince. Ama işin garip tarafı sanki git gide sıkılaşıyordu ipler. İyice çözülemez hale gelip arapsaçına dönüyordu. Koku git gide artıyor, körlük derecesini görmek için yanıp tutuşuyordu. Her şey imkansızdı artık. Bağlı yaşayacaktı, yemeden içmeden en fazla yedi gün yaşarım dedi. Artık buna kendini alıştırdı.

Aradan çok geçmeden odaya nur indi. Yani Kahraman öyle sandı tabi. Cennete gibi hissetti beyaz ışığı görünce. Gerçek mutluluğa göz kırptı, gözlerinin varlığını sevinç nidaları ile kutladı. Ne çabuk öldüm diye de çok mutlu oldu.

Işığın ardından bir karardı girdi odaya. Kahraman gerçekle burun buruna geldi artık; kaçırılmıştı. Yağlı uzun saçlı adam bunu Kahraman’ın karnına yumruk atarak çoktan hissettirmişti bile.

“Bana bak lan. Öldüreceğiz biz seni.” Diye de konuşmaya başladı.
“Ben”… dedi bizimki, “Ne yaptım?”
“Bişey yapmadın lan, vuramadık seni orda, aldık geldik. Orda olman hataydı anlayacağın kaz kafa.”

Kahraman adamın haklı olduğunu hissetti gerçekten. “Hırsızların yanında ne işin var? Sen misin güvenlik”, diye dövündü sesli olarak. Hırsız keskin bir kahkaha attı. Bu hırsızların sürekli kahkahaları geliyordu. Adamlar hiç susmadan gülmeye başlıyorlardı sertçe. Kötü olmak sert ve acımasız gülmeyi gerektirir diye belletilmişti zamanında. Aynen uygulamada pürüz çıkartmıyorlardı bereket versin.

Terkedilmiş gibi duran, yerde bir iki tane fare gezen ama yan tarafta da çuval çuval para duran bir odadalardı. Bodrum falan olmalıydı ki bir tane Allah’ın kulu pencere açmamıştı. Kapılar da kapandı mı ses, ışık katiyen giremezdi artık. Hiçlik gibi bir yerdi orası. Dünyanın sifon merkezi gibi.

Kahraman bildik cümleleri tekrarlamaya başladı. “Ne isterseniz yaparım, yeter ki çıkarın beni buradan, lütfen.”
Üstüne üstlük hırsız da klasik sevenlerden çıkmaz mı: “Seni çok komik buldum… Yazık olacak oğlum sana. Adın ne lan senin?”

Kahraman “Kahraman abi.”

“Ben de Muammer, Kahraman’cığım. Hiç düşündün mü dünyada tanışacağın son insanı? Son ismi? Bak o şeref bana ait olacak.”

“Abi valla görmedim ben sizi.”

“Niye söylemiyorsun oğlum, gördün işte bizi. Tüm bankayı acayip deli bir sistemle soyduk. Tüm tirink paralar elimize geçti, kamera görüntüleri de yok. Bizi görmediğini söylüyorsan, vallahi delisin sen.”

“Yani abi anlaşırız diye şeet..miş..”

“Lan sus lan. Söz gümüşse sükut altındır Kahraman. Ölürken bile bunu sana hatırlatıyorum sanki bir daha ne işine yarayacaksa. Eşekler, cennet… Oh lan hayat sana güzel olacak bundan sonra. İş yok, güç yok…”

Hırsız ve kötü adamın içindeki öteki dünya aşkı coşmuş, anlattıkça anlatıyor, Kahraman’a hem ölüm korkusu hem de rahatlama duygusu veriyordu. Kahraman dellenmişti iyice. Gözü seğirmeye, tansiyonu tekrar oynamaya başladı. Adam oyuncak gibi elinde çeviriyordu kahraman’ı, sofrasına meze yapıyordu. En son eski mesleğinden bile bahsetti uzun uzun…

“Ah Kahraman, vay Kahraman… Uzun yol şoförlüğü bana göre değilmiş aslında…”

Adam tam 23 dakika 12 saniye kendi kendine muhabbet etti, aslında Kahraman zorla ha, hı sesini çıkartmaya zorladı kendini. Boncuk boncuk terlemişti, hatta artık tüm gömleği su içindeydi. Nefes alırken dokunan yerlerinden ürperti geliyor, korkusunu perçinliyordu.

17 Aralık 2009 Perşembe

Bir kabare yıldızı gökte kendini arıyor.
Ait olmadığı şehrin altından yukarı kafasını kaldırarak hem de.
Herkes ona belletmiş “yerin yok” diye.
Sormadığı adam, çalmadığı kapı, sorgulamadığı sokak kalmamış orada.
İnci gibi dizilmiş evler içinde, ama o hepsinin dışında.
Gözyaşları güçsüzlüktür demişler.
Defalarca dökmeye çalışsa da katılaşıp yüzünden düşmüş, parçalamış.
Bunu görenler daha beter kızmış, kapının önüne atmış.
Kendini bilmeden yıllarca yürümüş o şehirde, kimliğini saklayarak hem de.
Gelmiş bir gün birisi ve tutmuş elinden.
Eşsiz mutluluğu denizden çıkarma, uzun kalabalık sokakların arasından tutunmayı görmüş. Zorlamamış kendini hiç, alışmış hemen.
Kabare yıldızı gökte kendini aramış.
Ama bulamamış.

1 Aralık 2009 Salı

Ha?

C ile ilişkimiz şahane. İlişki derken öyle sevgi, sevda anlamında değil. Gene de girer tabi sevgi. Sevgisiz olmayacağını ilkokuldan beri görüyoruz.

Geçen hayal ettiğim tek odalı evime kendi de dahil olduğundan beri şahane. Güzel bir evoda. Şu an ismini ben koydum. Ortada bir yatak, işlevsel kocaman bir masa, renkli uzun mukavvalarla ayrılmış giyinme kısmı, büyük gardırop, küçük duşa kabin, ufak bir mutfak, geniş ama yere yakın birkaç mobilya. Ama hepsi aynı odada. Tuvalet için bir şey diyemeyeceğim aklım tesisat ve nemlenmeyi almıyor. Büyük pencereler ama sürekli açık kalacak perdeler. Perdeleri seçmek zevklidir.

C ise plana dahil olup renklerden, döşemeden bahsediyor. Bu tutum her insanı huzursuz eder başta. Sonra fikirleri ne kadar yakın gelirse huzursuzluğunuz aynı hızla gider. Beraber yaşamaktan korkanlar vardır mesela: tehlikelidir bu tarz huylar. Beraber yaşayacak gibi davranmamak gerekir. Mesela:

“Kavuniçi perdeler için iyi. Mesela ben perdeden güneşin rengi gelsin isterim.” demekle;

“Perdelerini kavuniçi yaptırman odayı daha iyi aydınlatacaktır gündüzleri.” demek farklıdır. İkincisi korkutmaz, seni düşünüyormuş gibi yapar.

aslında yalan gayet. Önce kendini düşünmeyen kimse yoktur.

C’nin de kendini düşündüğünü hissediyorum. Öncelikle yetişme tarzı epey kendi ile yalnızlaştırdığı için tabi ki “kendi” için yaşamış. Kültür çatışmaları yaşanmıyor mu sanki. Aynı apartmanda başka dairelerde doğsak bile illaki yaşanacak şeyler. Açılan pencerelerin boyutları bir türlü tutmuyor insanlarla.

Kültür çatışması yaşanmıyor mu? Yaşanıyor. Bazen tutucu koşullanmalarımdan çekinip yok sayıyor ‘haklısın’ diyorum.

Belki o da öyle yapıyordur.

Kimsenin aslında ciğerini okuyamayız. Teknik olarak da imkansız zaten ve düşününce de çirkin bir söylem.

C’nin çocukları var evde. Bazen bölündüğünü düşünüyorum. Çocuklar yok oluyor zaman zaman, o an gerçekten rahatız. Birinin çocukları varsa diğerinin de otomatikman sahiplenme hissine hayranım. Senle alakası olmayan küçük canlılar. Ama sevdiriyor keratalar kendilerini. Yaşça büyük olmanın verdiği otorite ve ufak bekleyişler yalandan ebeveyn yapıyor seni. Esasen çılgın gelebilir ama sanki pratik gibi. Acayip şahane bir duygu. Evet çılgınca.

Köpek alalım mı eve?

Ah hayır.

C ile ilişkimiz yok sevda anlamında. Ama ne ki şimdi bunlar?

Sorgulamadan zamana bırakmak en güzeli. Ama fazla kuşkucu ama fazla sadık ama fazla gerilmiş. Hepsine benden bir rest. En yakın sırlarını açabiliyorsan şanslı say kendini.

Güneş doğudan doğuyor, kelime oyunlarına hep fırsat veriyor zaten.