29 Aralık 2010 Çarşamba

Eco'ya Açık Mektup

Değerli Umberto Eco,
melodik dramına beni bu sömestr yanına alamazsın. Artık Sıkayfi denen Bil-Kur denmeyen şeyler bulacağım kendime. Adeta göklerde süzülürken, 2055 yılının kara senaryolarını apaçık keşfedeceğim. Gizli anarşizmi doruklarda faşizm olarak yaşarken, V for Vendetta gibi müzik kutusuyla dans edeceğim. Varsın gözlük takıp süpürgeyle uçacağım, olsun evrende otostop çekeceğim. Senin değerinden de vazgeçeceğim. Sadece Eco olacaksın, o sarkaçtan sallanacaksın.
Ama senin ne aşk acını, ne boktan-iğrenç ve püsküllü ortaçağını DİNLEMEYECEĞİM. Tamamen bir hayal ürünü, kurgusal ve asla ölmeyenlerden olacağım.
Düşüncelerinin içinden derlenen, her fırsatta edebi çevirilere ve GÖSTERGEye yönelen çeviribilim kitaplığına tenormuş gibi davranan mezzo sopranolar adına.

Şu Sıralar: Ben Evde, O Himalayaslar’dayken


Eve geldiğimden beri buzdolabını açmadım. Garip bir küskünlük ve ya boş olması korkumdan değil, hiç aç hissetmedim. Şeker yerken dişlerimi düşündüm uzun süre, acınası varlıklar, koruma altında bile ziyandalar. Buzdolabı ile olan yakın ilişkilerdeki dişlerin rolü çok büyük. Gece fena bir eziyete maruz kalıyorlar bilassa. Bu çok… bilmiyorum, keyif bozucu…
-
Yine tatilin hoşluğundan eşofman gibi gevşeyip uzun süreli kahvaltıları erteleme faslı da başladı. Tavana bakıp, püstürtülen tane sayısını hesaplayıp, yapılan boyanın işçiliğine uzun uzun dalıyorum. Acaba babam da boyamış mıdır oraları? Sonra kafamı çevirince evvelden ayırdığım kitaplar gözüme çarpıyor. İçinde hiç roman olmayan, teoriğim ben diye çırpınan kitaplar. Örneğin biri tamamen göstergebilimi ile ilgiliyken diğeri felsefe kitabı olması, öte yandan gezi yazılarıyla iç içe girmiş bir ülkenin tanıtım kitabı. Elbette okumamam için elimden geleni ardıma koymamışım. Sıkıcılığımdan bile sıkılan kitaplar birbirinden alakasız ve ne almayı bekler bir halde birkaç ay daha sürünmenin peşinde.
-
Birkaç çizim çalışmasının ardından, şu kağıdı bölüp resmi ona göre yerleştirme olayı vardır ya, kendi çapımda muazzam, dünya çapında seviyesiz bir halde ustalaştığımı düşünürken, peşim sıra getirdiğim müstakbel reprödüksiyonlar ise çantamdan asla çıkmayacak olması destekliyor. Aynı anda her şeyin çalışmasını bekleme hayallerine bir yenisini ekliyorsun çünkü. Mesela mükemmel bir şeyler izlerken, diyaloglarını tamamen anlayayım, bir elim resmi yapsın, diğer elim okul ödevlerini bitirsin- beynim de vizelere çalışsın. Zaten başbakan değil, cumhurbaşkanı olmak istiyorum.
-
Ardından gelen kahverengi rengi dünyamı aydınlatıyor. Hani yönetmenler filmine renk koyar ya, ben de bu 20. yaşımın son dönemine kahverengiyi koyuyorum. Hüznü simgelediğini hissedilse de aslında bir başlangıcı ve heyecanı pekiştirmesinden yanayım.( Pek mi olumlu oldu? Bozmak için elimden geleni yaparım bir ara.) Bir dağın eteğindeki ev, kenarda akan su, güneş ve bacadan tüten duman. Bunlar kahverengi pekala.
-

Bir de Swing’le tanıdığım mükemmel iki insan var hayatımda. Ne kadar gerçeklikten uzak olduğunu hissedin şu an: Fred Astaire, Ginger Rogers bir gün kasap havası oynayalım olur mu?

-

Bazen aklıma ilkçağ sorunlarından arınmış bir karanlık ortaçağ kişisi gibi takılan vatandaşın birini de anmamak olmaz tabi. Hayallerimle süslüyorum mantığından uzak, defter sayfamı yenilerken, raflarımı düzenlerken ne bileyim yastığı ters-yüz ederken, ayakkabılarımı giyerken kenara koyduğum mükemmel bir vatandaş Kane. Gizini korusa da benim için, sanki en sağlıklı tarafını yapan bir köprü gibi bu giz. Birini tanır gibi yaparsınız, karakterinin gerisini kafanızda uydurursunuz ve o imgeye sabitlenirsiniz ya. İşte o ne umutların bittiği, çaresizleştiğin bir an gelir hemen sonra. Gene de delicesine hoşlanırsınız bu durumdan, çünkü güya imge sizin hayalgücünüzü tamamen kullandığınız bir sistemden gelir. Sonra vatandaşı hakketten tanımaya başlarsınız ve hop, havuzu boylarsınız. İşte itiraf etnek gerekirse bunu yapmadım. Yaparsanız aklınızda olsun diye yazdım.
-
Hayat ne güzel. Bunu söyleyip durmak çok korkunç bir şekilde anlamını söküp götürüyor. Kusura bakma ama lan diyeceğim gene. Hayatın güzelliği lan’lığında saklı olduğu için. Haydi durma sen de de bir lan. Hiç bir dilde bir karşılığı olmayan lan. Ne buddy, ne hey, ne mensch. Bu hoyratlığa boyun eğ.

21 Kasım 2010 Pazar

Metin analizlerinden arta kalan zamanlarda

Şimdi biraz gerçeklerden bahsedelim. Burayı bir nevi karalama defteri gibi yapıp, kah garip hikayeler kah anlamsız sözcüklerle beslemek güzel. Hakikatten. Velhasıl gerçeklik payını unutmamak lazım hayatın. Bazen unutabildiğimiz gibi, şu Q klavye üzerinde yaşadığımı hissediyorum. Bu his beni üzüyor elbette.

-

Zamanla alıştığımız günlerin ardından bir farklı araştırma yapmam istendi. Ben de klasik bir araştırma yapmak istedim: örneğin kitap okuma alışkanlıkları. Bir nevi anket-röportaj içerikli bir şeyler olacaktı ama ben dönüp içimde dönem dönem oluşan "meslek kaygısı" ile ilgili kafalama bir işe giriştim. Hayali kişiler arasında yaptığım araştırmanın gerçeklik payının abartılmadığını söylemek isterim. Ancak ne zaman ilerleyen dönemlerle ilgili plan yapsam asla olmadığı için, o an sadece iç güdü ve isteklerime dayanarak karar veriyorum. Bu anlamda gidip ben bu mesleği seçeceğim demedim ama elbette kendi alanımdan uzaklaşmayacağımdır. Sözüm ona günümü yaşıyorum. Uzun vadede ise sadece biraz daha çalışmanın hep faydası vardır diyerek hareket ediyorum. Burada her şey güzel görünse de kaybolan zamanlar ne ne yapılması gerektiğini bilemediğim anlarla dolu doluyor. Yeri geliyor elimdeki romanı neden okudğumu sorguluyorum. Bu iş karışık bir hal alırken sadece getirisi, şansım. Şansım açıldıkça güzel şeyler dönüyor. Plan falan hikaye yani. Bu arada koyu bir kaderlenme yaşıyorum. Kısmet, diyorum. Gülüyorum. Gülmesem de sorguluyorum.

Sadece merak ettiğim şey; bunları birebir yaşayanların olup olmadığı. Yani, birine ileride ne iş yapacaksın diye sorduğumda kesin kararlıkla anlatabiliyor. Ha hayata geçiyor ve geçmiyor o kısmı ile ilgilenmiyorum. İnsanlar planlarını keskin çizgilerle alıp, kararlıkla ilerliyorlar. İşte çok merak ettiğim başka bir şey de, bunun nasıl yapıldığı.

-

Burnum akıyor. Havalar ne garip öyle.

Bir makasa, iplik ve iğneye ihtiyacım olacak yeni bir hayat için. Ama asla zımba ve ya yapıştırıcı istemiyorum, sadece güzel bir kumaş üzerinden gözüken güzel düğmeler ve fermuar; belki kurdela.

Acılar


Elbiselerin rengi, kokuları aklıma geldikçe müthiş vicdan azabı çekiyorum. Elimden geçen her bir milim iplik kadar emeğimi bu elbiselere gömdüm. Şimdi asla ve asla birine bile bakamıyorken yaşadığın bu aciz durum, beni daha da korkutuyor. Yapmamak mı zor, elindekilerle yetinememek mi? Ben söyleyeyim, cesur olmadığın için kırılgan duygulara sahipsin. Bir kavmi giydirirken, aklım hep diğerlerinde idi. Daha güzeli, daha niceliklisi, daha sağlamı ne geliyorsa elimden, belki daha üst seviyesi. İnsan kendini aşabiliyorsa bile bunu zamana bırakır. Bunu asla yapmıyorsun. Emeklemeden koşmayı deniyorsun. Benimse ne makasa, ne de kumaşlara tahammülüm yok, koşsam bile bir boşluğa yol alıyorum. Bu mu seçtiğin yol? Benim azabımı engelleyemediğin gibi, kendi yolunu da istediğin gibi seçemezsin artık.

9 Temmuz 2010 Cuma

Jurnallar işte Haşim'cim


Ne zaman bir günlüğe başlasam, yaşamın korkunç sıkıcılığını artık daha fazla yansıtamadığım için günlük şekil değiştiriyor. Birden bir katilin, gelecekten bir insanın, sayborgun, dünyanın en sosyal insanının ve ya kafadan tarihi bir karakterin günlüğü gibi oluyor. Beyinlerde patlayan silah sesleri, acı çektiren imkansız aşklar, fizik dünyasının dahi çözemediği bir ton şey ile doluyor (zaman paradoksu yaratmak gibi).
Ama yeter! Sade bir vatandaşın, sade bir günlüğü olsun. Sadece şunları duyalım/okuyalım: “Kalktım. Kahvaltıda sucuk ve yumurta yedim. Çok yemişim, öğle yemeğini yememe kararı aldım. 40 sayfa kitap okudum. Bunaldım. Çünkü hava çok sıcaktı. Birikmiş bulaşıkları yıkadım. Gazete ve akşam ekmeği almaya çıktım. Yolda tanıdığım birini görmezden geldim. Okuduğum gazete kalmamıştı. Eve dönünce internette biraz oyalandım. Biraz dediysem 5 saat falan. Akşam yemeğini yedim: fasülye, şehriye çorbası ve yoğurt. Şimdi dişimi fırçaladım ve saat 2.46. uyumaya gidiyorum. Görüşürüz günlük.”
Değil mi?

22 Haziran 2010 Salı

Odalar ve Woolf


Wirgina Woolf’un bir kitabı geldi aklıma; “Kendine Ait Bir Oda” isimli. Yanlış hatırlamıyorsam kitap şöyle başlıyor ya da başlarda şöyle yazıyordu: “her kadının kendine ait odası olmalı”. Tahta bir sandalye, yüksek bacaklı yine tahtadan makyaj masası, geniş aynalar, mevsimin kır çiçeği, pencereye tam olarak yerleşen küçük açık renkli perdeler ve beyaz duvarlar. Tam bir kadın odası, tüm kadınlığını yaşayabilsin diye.
Sabah birkaç dergiden güzel resimler çıkarttım, bazı ressamların çalışmaları ya da dergiye basıldığı için birkaç fotoğrafın resmi. duvarıma yapıştırmaya başladım. Eskiden grup posterleri olan duvarlar şimdi daha çok post-modern çalışmaların koruması altına girdi. Duvarların boyası bantlarla çıkıverirken, şimdilerde sakız kıvamında duvar yapıştırıcısı ile güven altında ve sade bir görünümde kendime ait olmayan çalışmalarla sergide. Ancak bunların ardından bir huzursuzluk aldı götürdü beni. Duvara bakınca göremedim kendimi, kitaplığıma, yatağıma, halının üzerinde günlerce giyilse de asla kokmayan çoralarıma (evet mucizem de bu!), kenara fırlatılmış masa lambası, sandalyelerle.
Aslında duvarlarım birkaç yıldır aynı değil, üçüncü yılda üçüncü duvarım oldu. Kışın evde yokum hem de. Benim olmayan duvarlara bakıyorum yurt odalarında. Virgina Woolf’un kadınlara ait bu “odaya sahip olma” hayalini o kadar çok gerçekleştirdim ki, her yerden kendime ait odalar çıkardım. Ama aklıma takılan aslında o odalara bir türlü ait olamamam.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Güzel Fotoğraf Gibisi Yoktur Be Nebahat Abla


                                                                 The Hand Collector, France
  Fotoğraflara bakmak bazen o kadar huzur verici ki, çalışmalar nasıl bir zeka ve bakış açısı ile yansıyorsa kendine hayran bırakıyor. Hepsi için değil tabi, işin tekniğinin bilincinde olanlar için de demiyorum. Fotoğraf bakmaktan mutluluk duyup, hata aramayanlara sesleniyorum!
  Böyle Flickr, Deviantart gibi sitelere “favori” yapmak için girenler, kişilerin dünyası ile birden yakından ilgilenenler. Sanki dünya o gün o renkteymiş gibi davrananlar. Davulculara para vermekten kaçınmayanlar, çaktırmadan manzara çekenler. Adobe Cs bilmem kaç yerine Paintshop, Photoscape kullanıp çerçevelerden nefret edenler, akşamları çay demlenmesi gerektiğini düşünenler, okul defterlerini özenle saklayanlar, post modern kitaplardan ziyade dünya klasiklerini bitirmeye çalışanlar, el işinden hoşlananlar, müziği kulaklıkla dinlemeyi tercih edenler, ülkedeki envai çeşit cipsleri deneyip en son yalnızca birinde karar kılanlar, evdeki eski fotoğraflara binlerce kez bakıp, çocukken salak olduklarını kabul edenler…


Anja Mulder

  Şey için yazdım bunu, yarın falan hayat sadece bize güzel olacak gibime geliyor.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Deli Uğraşısı: Dil ve Kelimeleri

Aklıma geldi geçen, advence, upper int, intermediate, beginner seviyesinin gramerini neye göre seçiyor falan diye düşünmeye başladım. Yani çok zor olmasa gerek bunu ayırmak. İşte tense'leri verirsin mesela begninner'da, ama geniş kullanım özellikleri advence'e kadar gider vs. Mesela present perfect dediğimiz, yeni başlayanlar için İngilizce'nin daimi ve enterasan özellikli zaman dilimi. Genelde geçmiş zaman kipinde karşılığını bulsak da anlamsal olarak "geniş" zamanı kapsar ya, "I've just brushed my teeth. - Dişlerimi henüz fırçaladım." (Şu henüz kelimesinin kullanımı çok da şahane değil, henüz henüz diye yabanlaşsanıza, çok garip oluyor.) Ama böyle saçma sapan canın sıkılınca falan da kullanmaya başlarsın -cidden-, o da öyle bir zaman aralığında verilmiş olur. Türkçe'den yaklaşan insanların o tense'i kullanmaları zordur; yani bana göre geçmiş, geniş gelecek, şimdiki. Sen niye araya girip derbeder ediyorsun? Bu konuda dertlenmek bir ayrı... Velhasıl görünen beginner derdi advenced insanı da etkileyebiliyor. Reklam gibi olmaksızın reklam olacak ama Els kitabı açık açık kullanım alanlarını verir bu konuyla ilgili. Bakıyorsun, sorun başlarda ama içlere kadar dalabiliyor.

Gramer dediğimiz, ki hangi dilde olursa olsun, delinin kuyuya taş atması ile süper örneklenebilecek bir alan hatta bilim dalı. Hatta disiplinlerle beslenen bir canavar. Yani adamlar hakkında felsefik tartışmalar yaratıyor, kafaları darma duman edebiliyor. Gel gör ki çoğu şeyi benzeyen iki dil, Almanca ve İngilizce örneğin, birbirleri ile içe içe görünse de ne kadar farklılaşıyor. Dili kullanırken arkana aldığın başka bir dil desteği ise tamamen tek bacaklı bir tripot görevinde. Tam olarak yaslansan düşebileceğin, ama arkanda hissetmek istediğin bir araç. Tekrar aynı örneğe dönmek isterim bu noktada. Almanca'nın Das Perfekt zamanınana. Yaklaşıyorsun, evet bu geniş zaman diye, ama bakıyorsun bildiğin "di"li geçmiş zaman. Genel kullanımda İngilizce'deki perfect'i de içerebiliyor. İçte hem güvenip güvenemeyeceğin tripot arkanda beliriyor.


Elbette dilbilgisi sorunları asla bitmiyor, ancak gene bir şekilde kullanımla, tanımla anlaşılabiliyor ne kadar boşluklu kalsa da, iletişim amacına ulaştırabiliyor insanları. Ya da farklı zor noktaları başka başka insanlarca kurcalanıyor ama asıl sorun var ki,

o da kelimeler.

Dil kursuna gitmedim ama, kaynakları elime geçtikçe ve yıllarla beraber oluşan daimi bir merak uyandırır bende. Yahu bir dilin kelimesini neye göre seviyelendirebiliyorsun ki? Advenced kelimeler yok efendim o bu şu.

"Corpulent" örneğin, advenced kelime dahilinde geçiyor ve formal olarak "kilolu" demektir. Yani bildiğimiz "Fat"in kibarı. Şişman demenin kibar yolu en iyi seviyeden mi geçiyor? Neden?

Çok kullanılmadığı için mi? Fransıca kaynağı diye mi :) ?

Bilen varsa, aklı eriyorsa lütfen bilgilendirsin!

4 Nisan 2010 Pazar

Benim gafletim

İnsanlar meşgul oldukları zaman hep erteledikleri şeyi yapmak isterler ya, hani sınav dönemi o çok severek aldığınız kitaba başlama, bir öykü yazayım, yok efendim şu albümleri dinleyeyim, oo şu güzel filmi izleyeyim isteği kaplar içimizi, dışımızı. Aslında her yanımız bir kültür aşkı, bir sosyallik, bir dolulukla geçmek ister.

Tüm bunlar fani ruhun bize düşürdüğü manyak ötesi gafletlerdir bence!

Ezberlerken öğrenir, öğrenirken beynimizin kıvrımlarını aslında bize pek de lazım olmayacak bilgilerle doldururuz ya. İşte o an gül bahçeleri geliyor aklıma, mehtapta tatlı geceler, arabada film izlemek, Gülşen Bubikoğlu...

Son soru: Neden nisan ayındaki havanın güzelliği bir afet gibi korkutuyor?

Son deyim: Havada karada kapmak.