21 Temmuz 2011 Perşembe

Yeni defterimi görücüye çıkarıyorum.



Gittiğim yerleri yazdığım seyahatnamem vardı aslında. Düşündüm ki, aklıma da o an geldi, en iyisi gittiğim müziksel ziyafetleri paylaşacağım bir kağıt olmalı. Ben de bunu seçtim. Dnr'dan siz de alabilirsiniz, bulabilirseniz.

19 Temmuz 2011 Salı

Sevgili Günlük,

Sanırım Last Fm'imin psikolojisini metal müzik ile bozdum.
İnsanlara güvenmenin komik olduğunu gördüm.
Güvenmemenin de. Çelişkiler yaratırım günlük.
Annemlerin fotoğraf makinesini çok da güzel kırdım.
Rock'n'coke'ta çok dans ettim.
Hala kendime kiralık bir ev bulamadım. Bunu yazarken de yetkililere sesleniyorum.
Bir de bacak almak deyimine yabancılaştım, çünkü 60 kere söyledim.
Şimdi MGMT dinleyip birilerinin mutluluğunu dileyen süper bir insan oldum. Ama şimdilik.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Geceleri Doctor Who izleyip yatıyorum ve korkunç kabuslarla uyanıyorum. Sorun sanırım ilk serideki Doktor'un kulakları.

12 Temmuz 2011 Salı

Sahtemsi

Türkçe'nin sevmediğim yanı kelime türetiminin NAHOŞ ve BİLİNÇSİZCE de yapılabilmesidir. "Sahtemsi" ne demek kadın! Ne eski, ne yeni, ne ağız, ne lehçe ne de aksan. Nasıl uğraşıp Türkçeleştirme yapıyorsunuz kafadan?
Kızgınım dağlar.

8 Temmuz 2011 Cuma

Münih

Münih filmi hakkında şöyle bir anı geçti:
"Münih'te uyuyakalmışım nasıl oluyorsa, gözlerimi bir açtım yarısında; Eric Bana bakıyor."
Artı, filmi Stuttgart'ta açıp izlemeye başladım, Antalya'da da 15 dk derken, film Ankara'da bitti.
Imdb'ye sırf bu yüzden film için 10 verilir arkadaş.

4 Haziran 2011 Cumartesi

ankaraparis

Yüksel'in içinden Konur'a hızlıca gidip bir İmge'ye uğrayıp, ortadaki mısırcıdan bozuk mısır alsak çaktırmadan mayonezle yesek hemen, yol boyunca kimseye bakmadan ilerleyip Bakanlıklar hizasından Meclis parkına girip bir soluklansak, aynı hızla Güvenlik'teki Makro'ya uğrayıp market alışverişini yapsak ve Kuveyt'e gidip oradan da kendi sokağımızı bulsak ya. Ama yok bizim sokak çıkmadan evvel bir de Çağdaş'a girip unuttuklarımızı alırız kesin. Akşam yemek yer, çay demler, çaktırmadan içine tomurcuk koyar ve o salak dizileri de izleriz. Sıkıcılık denen o kavram içinde, ne kadar uzaklaştığında özlediğinde kirli sokaklara bakıldıkça unutulur. Sen de unutursun. Öğrenci bileti ne kadar olmuştur Allah bilir. 2 lira? Öbür zaman 10'luk alacağım zaten.

Benim diğer odanın balkonunda oturur, yeni aldığım kitapları özenle incelerim hemen, sen neredesin bilmem. Bilgisayarımı karıştırma derim gene de. Yoldan süper-lüks otomobilin vın sesiyle biraz daha üzülürüm kitaba, verdiğim 20 lira beni bir hafta sarssa da derim, gerisini getirmeden çayın acılığı bir türlü kesmeye kıyamadığım dergilerime yönlendirir beni. Sen işe başladın nasılsa değil mi? Öbür ay 5 kitap, bir konser dvdsi isterim. Yada boşver, nasılsa indiririz. Sen bu sefer dergilerimi alıp resimlerine bakarsın.

Ertesi gün bu sefer Hoşdere'den yukarı çıkarız, yorulduğunu söylersin bana. Ben aldırmadan o parka götürme merakı ile ilerlemeye devam ederim. İşte geldik, adını gene unuttum. devrimcilerden biri, evet orası da Dikmen Vadisi. Bak yukarı daha çıkalım Deniz Atı'nın oradan sana çalıştığım yeri göstereyim. Stiftung tabi, dernek dernek...

İlerleyen günlerde o tacı da alacağım, kolyeyle küpesini de. Ne de güzel olur o elbisemle. Yazın elbiseye doyamazsam? Ya kışa da kalırsa o merakım? Nasıl da soğuk olur akşamları. Elimle sana gösterdiğim yer meşhur. Bir mecmuanın kapağı da olsa garın tepesinde hoşgeldiniz dese de. Bienvenue a la Paris. Dur dur bildim burayı: Gare du Nord ve ya Gare de Paris-Est. 15 saattir yoldaydık sanırım, sen neredeydin gene bilmiyorum.

Harita elimizde, günlerdik bitmek bilmeyen alışkanlıklardan arınmış, her an aç ve uykusuzluk içinde binlerce kilo ağırlık var. Şehrin büyüsü? Metropolitan'ı görünce ortaya çıkan bir büyüydü, souvenir gibi içimde büyüdü. Gel gel ilerleyelim. Hızla giderken, pazar günün uğursuzluğunda kapalı mekanlar, boy boy-tür tür insanlar. Sen de gözlerini açıp kapatıyor, olası Mc Donalds öğününe dil çıkarıyordun.

Boulevard de Magenta da ne sarhoş bir yoldu. Bulüvard! Bu kelime de Fransızdı zaten. İnsanlara selam vermek isterdim, aşağıda mezarlık görünce durdum. Jim Morrison vardı değil mi, biliyorsun onu sen de. O burada mıydı? Saçmalık. Olsa da ayaklarımın altından bir de o geçmiş olurdu. Sonra adını bilmediğimiz sokaklar ve bulüvardlardan geçerken muazzam bir parka vardık. Orada İstanbul tişörtü giymiş bir adam gördüm. İstanbulu bile özledim, İstanbul'dan banane desen de, evet bize ne ama... Hakikatte ne vermiş bize? Üvey kızkardeşmişçesine gözlerini kısarak küçümsüyor bize zaten değil mi? En lüks parfümleri o sürerken, biz yapraklarla savaş ediyorduk.

Park bir yokuşun üzerinde kurulu olduğundan çıka çıka gene yorgunluğuna yorgunluk kattın değil mi? Al bak Eiffel orada, burada binalar, Yeni Dalga burada kurulmuş, işte Edith Piaf, Merhaba Jacques Brel, jönler, caféler ve şaraplar. Boy boy Paris. Ne idüğü belirsiz milliyetleren insanlar. Bangladeşli satıcılar.

Bak Montmarte Basilique du Sacre-Coeur. İçine de girsen, girmesen de orada. Bıktın değil mi kiliselerden? O kokudan bilassa? Gel o tabloları bırak, sanat tarihi görmeden gelmişsin bu güne kadar. Maalesef deme, dışarı çıkalım, Paris'in sokaklarında gezelim sadece. O pis kokulu sokaklarında, Sen'de gözlerimizi kapatalım.

Ucu bucağı olmayan merdivenlerden inerken, güneş sıcaklığıyla kavuruyor ama yapraklar çok da geçirmiyordu o güneşi. Esen rüzgara karşılık ceketimizi sallıyorduk beraber... Yürüye yürüye, satıcılarla konuşa konuşa aşağı iniyorduk ha bire. Metroya sıra gelmişti. Hiç de karıştırmadan gidiyorduk hem de. İsimler ne de bilindikti. Acaba mesela Jann Tiersen'de binmiş miydi bizim gibi? La Fayette'de inmiş miydi?

Paris ne garipti. Filmlerdeki gibi değildi. Boşluklar vardı Paris'te. Doldurmayı akıl edememişler sanırsın önce. Koku gelir burnuna, binlerce anlam çıkarırsın oradan. Başka memleket kokar, çişe döner, özlem kokusudur belki, toprak, çay mı yoksa? Ya aşk kokuyorsa diye kokarsın kokudan. Senin hissetmeyeceğin belli değil. O güzel müzikler, tablolar buradan mı? Önce sürekli sorgularsın kendine. Diline hüküm vermeden kafanı epey işletir. Dur dur dur. Düşünürken de kelimelerimin yarısı Fransızca zaten. Hüküm çoktan verilmiş diline. Sus ve dinle.

Nasyonel müzeleri iteleyip dev kitaplığa, dev bahçesine, uzun kumlu yoluna, ortadaki anlamsız havuzuna, dondurma yiyen insanları uzun uzun izlerken, çekerim seni buraya. Bak: Louvre. Salak piramitler, üstü tozlu binalar, bulutsuz gökyüzü. Tom Hanks'i burada koştururken düşündüğünü biliyorum şimdi. At onu aklından... Sartre vardı mesela, kesin buradan geçmiştir. Amelie mi? Yok burada çekilmemiştir, hatırlamıyorum. Gene izleyelim mi? Ah yapma lütfen, 16 yaşında mıyız hala? İşin yoksa À bout de souffle izle!

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Dünyada sevdiğim adamı analım dedim.

Kimdir? Adams Douglas.
Sizin bildiğiniz douglas adams yani.
Mutlu Havlu günleri diliyorum.
Panik Yok.
Hala.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Leszno'da Alman'ı Kaptık

Şimdi garip bir ders hikayesinde nasıl eğlendiğimi anlatmaya çalışacağım.
Grzywacz, hepimizi geziye götüreceğini söylediği anda sınıftaki 15 kişinin de eli gitmek için havaya kalktığı andan beri, gezinin tren ve yemek ücretinin rektörlük tarafından karşılanacağını duyduğum anki zevki hiçbir şeye de benzetemem. Nereye gidecektik? Leszno’ya, ki Leşno diye okunması konusunda ısrar eden herkese LEÇNO dedim. En son Kasha isimli arkadaşın hızla Leşno, Leşno tekrarlamasından sonra kendime gelip, Leşno’ya gideceğimi bildim. Leşno, esasen köklü bir ailenin toprağından oluşmuş, sonradan şehir olmuş, Wroclaw ve Ponzan arasında bir şehir. Ufak bir market alanı, eski binaları, yerel özellikleri ve gene “hiçbir şeyi” ve de göze hitap etmeyen müzesi ile Uşak gibi bir yere gitmiştik. Sinagog’u olan, savaştan çıkmış bir Uşak.
İlkin müzede soluluğu aldığımızda Grzywacz’ın simultan çevirisi ile Lehçe’den Almanca’ya şehrin hikayesini, muhterem Leszczyński ailesinin eşyalarını, armaları, eski kitapları, aile portreleri derken 1 saat boyunca not tutmaktan bitkin, dışarıda havanın 20’nin üzerinde, müzede ise eskinin verdiği soğukla kavrulmak şok edici değildi.
Müze avlusunda 15 kişilik grubumuzu çekilmiş kağıtlarla bölündük. İki Türk, bir Alman, bir de Polonyalı arkadaş ile biz Türkler “aha almanı kaptık” bakışları ile muzur muzur gülümsedik. Hedef ise, şehirdeki turistik yapılarının bazılarını gezip fotoğraflarını çekip, önümüzdeki haftalarda sunumlarını yapmaktı. Bu bazıları kısmı ise haritamızda yapıların isimleri ve numaraları vardı. Tam olarak 6 tane rastgele seçilmiş yapıyı 1 saat içinde gezip-fotoğraflayacaktık. Bunları ise İngilizce yazmak istiyorum:
1. Sulkowiskis Palace
2. Synagogue
3. Town Hall
4. St. George’s Hospital
5. The Holy Cross Church
6. Collection of Gravestone Sculptures
İlkin Kilise’ye gittik, Holy dendiğine bakmayın Vatikan ve Roma’dan sonra ne zaman kiliseye rastgelsem içine bile girmemeye, kendi içimde pis biri ve kilise kokusundan rahatsız olmaya, Katoliklere muhtemel yobaz gözüyle bakmaya başladığım için kendi içimde çirkinleştim. Ancak verdikleri isim kilise ile de hiç uyuşmuyor. Her yerde Jan pawel’in çirkin posterleri ile, düğün için hazırlık içinde orta halli bir kilisenin fotoğraflarını çektikten sonra hızla yakınlardaki 6 numaralı yeri arıyoruz fıldır fıldır. Meğersem kilisenin avlusuna 20-30 tane Protestan, Sims’te tombstone dediğimiz kül için olan mezar taşları ile de bakıştık iyice.
En fenası ise, bu mu lan, ist das so, was ist das, wirklich diyerek şaşkınlığımıza uğrayan Aziz Corç’un hastanesiydi. Hani lise binası gibi deriz ya, daha kötü bişey çıktı karşımıza. Bir de tarihi diye yutturmaya çalışmışlar ama yemedim. Şimdi ne o öyle hem boş, hem bakımsız, hem de kötü bir mütehayitten çıkmış gibi! Pozuma bile kıyamadım, arkadaşların çekmesine göz yumdum. Sunumu Power Point’ten yapacaktık nasılsa.
Belediye binası, Rathaus veya burada okunuşuyla Ratuş (lehçe), göze hoş gelen ama yenilenmiş bir yapıydı. Klasik Polonya’nın klasik ancak daha küçümen bir binasıydı. İçinde ise alt katında çocuk sergisi, üst katında modern sanatların dünyamıza kimse anlamasın diye kattığı birkaç çalışma vardı. Orada Hitler’in çocukluğunu, Björk’ün çocukluğunun yanında resmedilmiş bulduk.
2. sıraya geldiğimizde, Sinagog’un da yeniden yapıldığı ve müze olarak kullanıldığını, girişin de olmadığını öğrendik (o an için sadece). İşin en harika kısmı ise, Jan Pawel temalı bir resim sergisinin Sinagog’ta bulunmasıydı. Hehe lan.
1.sıra, İtalyan baş mimar tarafından yapılmış muzzam bir bahçesi olan saraydı. Dıştan bakınca Osmanlı Sarayı ile karşılaştırma yapamayacağımız türde, basit bir bina görüyoruz. Bina daha çok yangınlara kurban gidip gidip gelmiş tabi. İçinde Polon PTT’si bile vardı. Sıkıcıydı pek. Bahçesinde toplu resim çektirdik.
Yemekten önce Wienawa gibi bir isimde bir kafeye gittik. Alman Abla da yanımızdaydı. Bize kapuçino aldı. Ben kapuçinonun köpüğünü yerken, Türkiye’de kahvenin böyle içilip-içilmediğini sordu. Nasıl cevaplasam da hem zeki hem çevik olduğumu göstersem dedim. Espriyi bulduğumda Almancam yetersiz geldi, ben de cık demekle yetindim. Gene de Alman bizdeydi, sunum günümüzü ve tartışma detaylarını konuştuk. O an hepimiz Almandık adeta. Yemeğe gitmek için Sinagog’ta diğerleri ile buluştuk. Über bir püre ve Şinitzel beni beklerken Leh Hoşafı ile ramazanları andık.
Günün sonunda nasıl gıcık olduysak Leşno’ya, o kadar sevdik, üstelik eğlendik. Ne biçim bir yerdin sen Leszno… Gene İnterregio’ya binip Poznan’a, sevgili evimize geri döndük.
Poznan, C’est ma ville, sweet home, MEINE SCHÖNE HAUS.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

p

hareketlenen melodiler eşliğinde yürüyorum darlaşan sokaklarda.kokuları içine çektikçe geliyor,hayeller,umutlar veya kabuslar.bitmiyor asla gitmeler, yalnızlık gibi büyüyor.ve korkular, çatışmalar:tüm hayatı topluyor birbirine.
25.04-paris.

1 Mayıs 2011 Pazar

Sinirliyim, asla ele geçiremediğim oyuncaklar için. Sinirliydim daha doğrusu. Gerçeğini görene kadar. Oyuncaklar aklımdan hızla silinip yeni kişiliğinin dolmasını bekledi ve karşıma adamın biri çıktığından beri, beni istemediğini bildiğimden beri silmeye çalıştığım yeri en ufak hareketlerle geri gelip bütün günümü üzüyor şimdi. O da bir oyuncak ya. Sinirliyim şimdi onun için. Ama geçecek.

Poznan,
30.04