Buraya tercümelerimi, içimden küfretmek istediklerimi, küçük tecrübeleri, okuduklarım-izlediklerim-dinlediklerimi, kendi polisiyemi, kıskandıklarımı, bazı şarkı sözleri ve şiirleri, manasız fotoğrafları, gezdiğim yerleri koyuyorum.
26 Mart 2011 Cumartesi
22 Mart 2011 Salı
Cin Dobri-2
Hikayenin gecikmeli ikinci kısmı ise sıkıntı dolu 3 saatlik Varşova uçuşunu anlatacaktır.
Cin Dobri şeyin aslında Ceni Dobri, ancak hızlı okuduğunuzda/ duyduğunuzda cin sesinin çıkmasına bağlayalım önce.
Uçağa oturduğum an, Türk Hava Yolları ile Lot Havayollarını hemen kıyaslamaya koyulmam benim suçum değil, kesinlikle kanımızdan geçen bir durum olduğunu biliyordum. Koltuk aralarının daracıklığının yanı sıra, uçağın eski ve Sovyet kokusunu da sindirmiş beyaz-bordo döşemeleri ve sarı ışığı ile Polonya’ya zaten gelmiştim.
Karnımın zil çalması ve deli gibi ikramı beklememin yanı sıra, yanıma gelen 2 genç hızlı hızlı konuşmaya, kenarlarını katladıkları gazetelerin son sayfalarını okumaya başladılar. Ara sıra onları dinlemeye çalışıyor olsam da, içimdeki korkunç sıkıntıyı kah müzik çalarımla, kah elime aldığım aylık mecmuamla, kah LOT’un kendi dergisiyle gidermeye çalışıyordum. Aynı sıranın arka tarafımda oturan arkadaşımla ara sıra konuşuyor (tek kelimelik cevaplarla), ara sıra puf diyordum. Hakikatten puf diyordum. Tam puf derken 65 yaşındaki hostesle göz göze geldik, Pu’nun f sesini çıkarmadım bu sefer… Bu yaşa gelip hala hostes kalabilmesine şaşırdım, sevindim.
İkram başladığındaki sevincim tepedeki ışık ve havalandırma sistemini aşmak üzereydi. Aynı anda ayın adeta hizasından gitmenin de “oooi.”lemesindeydim (ben daha önce gece uçağa binmediğimden bütün heyecanım.). velhasıl yanımdaki ikrama atıfta bulunup, “domuz eti olmasın bunda şimdi” demesiyle, hemen ekşisözlük bilgisini sıraladım, “İstanbul seferlerinde yokmuş.” Zaten ne eti, içine iki salatalık, bi peynir bir de ekmeğe bilmediğim (esasen o mayonez-hardal karışımı ama biraz da tatlı olan) soslu, çekirdekli ekmekti.
“Siz, Polonya’da mı okuyorsunuz?” ile başlayan muhabbetimiz, benim şehrime, Varşova’ya konudan konuya atlarken kanka oluvermiştik adeta. İçkilerimizi yudumlarken (esasen acı bir kahve benim gözümde sek skoçtan farkı yoktur), gülüşmelerimiz uçağı çınlatıyordu.
Zaman geçtikçe, şöyle biraz cama doğru eğilip ışıklandırmayı gördüm. Kare kare ışıklandırılmış geçitler, yaklaştıkça beyazlığı ortaya çıkan zemin ve kenarları düzenle oluşturulmuş bir nehir görür gibi oldum. Alçalmaktan o kadar hoşlandım ki, daha alçağa daha alçağa dememek için zor tuttum kendimi.
Aklımdan geçenler ise çok karışıktı. İlkliği yaşarken sadece aklımdan Hitleri’in de buradan geçmiş olmasıydı. Biraz hülyalı, biraz gerçekçi, soğuğun merakı ile zorlu inişten sonra, aprondan geçmek için otobüse bindik.
Birden herkesin kimliği değişmiş, yabancı insanlar oluvermişlerdi. Şimdi kimse Türkçe konuşmuyor, biz konuşunca bize bakıyorlardı adeta. Uçuşların verdiği sallantıdan mı, sıkıntıdan mı anlamasam da otobüste tutunmaya yer bulamadan hareket eden otobüste, arkadaşımın çantasını tutarak ilerledim bir süre daha.
Pasaport ve daha doğrusu vize kontrolü ise, ayrımcılığının doruklarındaydı yine. “EU Citizens” ve başka pasaport kontrolü yapan 3 banko vardı. Hızla bir dedikodu dağıldı, bize gönderilen davet mektuplarını istiyorlarmış. Eyvahlar olsun korkusu ile dolduk. Çevremizde on tane erasmus vardı ve bir kaçımız hariç kimsenin yanında davet mektubu yoktu. Ayrıca çok saçma değil miydi? Zaten konsolosluk vizeyi vermeden önce prosedür gereği istiyor. Daha sen n’pacan benim mektubumu?
Sarışın bir adam poşoşop dedikten sonra, “hello” dedim, yavaşça pasaportumu uzattım. “Erasmus?” dedi, yes, dedim. “Where is the letter?” dedi, “in my luggage” dedim. Dayanamadım: “Is it a problem?” dedim. “No” dedi. “Which Uni?” dedi. “Sa… Adam Mickiewicz dedim.” “Poznan?” dedi. “Poznan” dedim. “Take it” dedi, “Thanks” dedim.
Valizleri 15 dakika kadar bekledikten sonra, uçakta tanıştığımız iki Adanalı arkadaşımız ile dışarı çıktık. Hemen soğuğu hissettik elbette, deli gibi! İçimde soğuğa karşı derin korkular uyanmıştı, hani 2011 kışında 60 Polonyalı’nın ölmesi var ya.
Taksi pek bekletmese de, taksi için 20 kiloluk bagajlarla koşturmak pek hoş değildi. Bir Merdeces Taksi, kapısını açtı, maksimum 20 yaşında bir çocuk çıktı içinden ve 20-20 iki valizi havuz gibi olan bagaja attı. El kol ile nereye gideceğimizi anlattık. Zaten Adanalı arkadaşların biraz lehçesi vardı.
Ve şehir önümüze doğru serildi, karlı havada.
17 Mart 2011 Perşembe
16 Mart 2011 Çarşamba
Yavaştan 16 veya 26 numaralı tramvayın gelmemesini beklerken, üşümenin verdiği garip hisle etrafa bakınıyordum. O an kanım dondu adeta: Şirine'yi gördüm. Al kızı maviye boya yemin ederim Şirine. Sonradan o korkunç ses geldi aklıma: "Uslu bir çocuk olursanız, belki şirinleri bile..." Küçükken o tipleri görmekten korkup uslu olmamaya ant içmiştim. Hayatın paradoksu geldi beni buldu dedim. Sessizliğimi koruyup 14'e bindim.
6 Mart 2011 Pazar
27 Şubat 2011 Pazar
Polonezler, Danslar ve Poznan
Szilvia'nın Macarca okuyan bir arkadaşı vardı Natalia isimli, ismini tam yazamadım ama okunuşu en azından böyle. Önce evini görmeye gittik, biz bir fincan çay verecekti hem de, ardından Folk Dans Partisi'ne gidecektik. Szvilvia ile konuşuyorduk ama ben sürekli "o nasıl oluyor ya" , "nasıl parti ya" , "napacaklarmış" gibi sorularla ciddi anlamda folklörik özelliklerini asla kullanmamaya çalışan bir ülkeden ve gençlikten geldiğimi an be an gösteriyordum. "dans nasıl dans"
Yurttan ayrılıp haftalık biletimin tadını çıkarırcasına Slovienska durağından Most Teatralny'ye doğru yola çıktık. Sevgili Roomie (Rumi diyebiliriz ona.) geçmişte yaşadığı aşkları anlatıyordu. Bir şekilde insan dökülmeye başlıyor ya, Rumi öyle bir konuma gelmişti. Melih diye bir Türk, bir de Koreli gibi uluslar arası aşkları konulu konumuz birden bana döndü. Memnuniyetle cevapladım. "Valla bak Silviya," dedim elimi cebime atıp, büyük bir hoh çıkarırken, "Geçen Marek'in odasında gördüğün Martin ve Jakob vardı ya, maşallah, bak bir sürü görüyorum her gün. Gene Maşallah. Ama hayat böyle geçmemeli." (...) "Ne düşünebilirim ki onlar hakkında mesela? Ne saçma." (...) Silviya biraz alınır gibi "Biraz cilve iyidir ama asla kaşar olmadım" dedi. He, banane dedim içimden gerçekten. Aslında sanırım tam olarak orospu kelimesini kullansa da "kaşar"a ben çevirdim(Bitch-Slut). "Bu dediğin arasında baya bir fark var..." diyerek aşk felsefesine de girdiğimiz için biraz kötü hissetsem de söylemem gereken şey, burada kadınların biraz cilveli olması "aha yollu bu" dedirtmiyor. Sadece "cilve" yapan kadınlar böyle daha kibar karşılanıyor. Cilve bir nevi iyi davranmak gibi bir şey. Bense hala bu duruma uzaylı gibi bakıyorum. Vay be, diyorum, "verirla bu" düşüncesiyle yaklaşmıyor bile olabilir - çok ama çok af edersiniz. Bunun üzerine Rumi: "Buraya biraz da eğlenmeye geldik, bir sorun olmaz biraz cilveli olmak" diyerek, ellerimi hava kaldırıp, "Ya, Silviya, ben onu bekleyeceğim" diyerek romantik dönüşü yaptım. Aslında bu konu hakkında böyle düşünmüyorum, neden öyle söyledim bilmiyorum. Bu konuda hakkında bir şey düşünmüyorum. Ama düşünmüyor gibi görünmek istemedim. İğrenç bir trip oldu, sözlerimi geri alamadım. Tram'e bindiğimizde bir arkadaşa evlenme teklif etmeyi düşündüm. Gene sinirle doldum kendime. Derinlerde bir yerde "hayır" cevabı alabilme düşüncesi saçlarımı elektriklendirdi. Bir de söylemem gerekir ki, 30 yaşına kadar evlenmezsek ikimizde, benimle evlenir misin? var bir de. Yemin ederim alnın ortasına elimin içiyle geriye itesim var kişiyi.
Natalia'nın evine doğru gittiğimizde soğuk yüzüme doğru oklarını savurmaya başlamıştı bile. Sosyalizm ve komünizmden bahsediyorduk bu sefer. Stalin'den, çalışma alışkanlıklarından ve kapitalizmden. Güzel haber: Bu muhabbetler 200 yıl sonra sona erecek gibi görünüyor.
Natalia'nın binası baya baya eskiydi. Apartman merdivenleri gıcırdarken o Doğu Avrupa Sineması'nın karanlık köşeleri gibi kokulu ve karanlık, tavanı baya geniş bir evin kapısının önüne geldik. En çok merak ettiğim şey geldi çattı: eve ayakkabıyla girdik, içim rahatladı. Çünkü Polonya'da kimisi evine terlikle alıyor. Evde Kasha, Alexandra ve Natalia vardı. Çay içtik, şeker bile koydurduk. Burada nasıl şeker isteyeceğimi bilmiyorum, birazcık nimet gibi geliyor. Evleri çok dağınık ve halısızdı. Çeşit çeşit el yapımı süsler, buzdolabında Avrupa şehirlerini anlatan magnetler ve her yerden sos, çorba, bulaşık çıkıyordu ve evin kendine has kokusu bana sadece mineralli suları hatırlatıyordu. Tipik bir öğrenci evi gibiydi ama dairenin tavanı da apartmanınki kadar büyüktü: 5-6 metre kadar. Korkutuculuğunun yanı sıra güzel bir evdi de.
Garip bir çay verdi Natalia, sanırım kuşburnu vardı içinde. Sürekli gülümsemesi ve sevimli aksanı ile garip bir "sarılma" dürtüsü hissettirse de, çayın güzel kıvamı ve yanmış dilim tamamen kararmaya başlayan pencereden giden zamanla bütünleşiyordu. Şu an bu konu hakkında bir roman yazabilirim, ancak hızla dört kişi yola çıktık. Hızlı hızlı giderken bir markette durup su, gofret, alkollü şeker alıp çıktık. Rüzgar hızına karşı yeni bir hız kanunu çıkarırcasına Tram istasyonuna gelmiş, hatta binmiştik bile.
Enteresan bir yere gelmiştik. Hem bir köyü hem de modern hobi evlerini andıran bir hali vardı. Birbirlerine verev gelen ve güzel bir düzen içinde odun kulübelerin olduğu bir "site"ye girmiştik. Yer yer olan kar tüm yeşilliği kapatmış, yerini çamura ve karın güzelliğini saklayan ayak izlerine bırakmıştı. Hızla akşam olurken, soğukla beraber sitenin içinde yürüyüp kendi "klubemizi" bulduk ve içeri girdik. İçeride masaya oturmuş bir iki kişi bilet kestiler ve antrede montlarımızı astıktan sonra geniş bir salonda bulduk kendimizi. Bir sandalyeye eşyalarımızı bırakıp, müzisyenlere bakmaya başladım. Heyecandan gülümseye başlamıştım ki gevrek gevrek "Akordiyon, bak bu keman, hayır bu çello, bu bildiğin ramazan davulu" diyerek biraz çingene müzik aletleri kirliliğinde enstürmanları içimden alkışladım. Yanımdakilerle paylaştım.
Sonra bir adam, yaklaşık 50 yaşlarında, ortaya çıkıp teatral bir şekilde sunum yapmaya başladı. Allah biliyor ya ne dediğini bir kelime anlamıyordum. Lehçe bilmemek şu yana dursun, yanımda biraz çeviri yapmaya çalışan arkadaşımın aksanı kalabalığın uğultusundan ötürü tamamen anlamsız seslere dönüşmüştü. Aslında çevirmesine gerek yoktu, bir süre sonra ayakları ile bir kaç figür gösterdi ve herkes yapmaya başladı. Ben ki ben, ne halay çeken, ne misket oynayan ne de bilen; yöresel takım faliyetlerini 6. sınıfta bırakmış olan ben, başladım Polonya-Macaristan-Moldova ezgileri ile folklörik danslarını "taklit etmeye".
Tanrım, diyordum, dans ne güzel bir şey. Ayağın acısa da aldırmamaya başlıyorsun, herkes bir şekilde birbirine daha da kibar davranıyor, kendini ne de güzel hissediyorsun. Susuzluk ve açlık yanında saçma geliyor ve sadece dansa veriyorsun kendini. Okuduğun kitaplar, izlediğin oyun ve filmleri, bildiğin dilleri unutuyorsun ve garip bir dünyaya giriyorsun, içinde jeden-dwa- trzy olan.
Eşli danslardaki acemiliği Natalia sayesinde atmayı başarıyorum ama korkunç olan eşlerin çok hızlı dönmesi. Polonez folklörik danslarını görmüşseniz ne dediğimi anlayacaksınız. Görmediyseniz buradan bakabilirsiniz. Bir süre sonra eşler değişince kimi zaman kalıveriyorsunuz eşsiz, ancak ne salak bir görüntü diye bakmıyorsunuz bile. Yavaşça kenara çekiliyorsunuz ve yanınıza biri gelip elini uzatıyor size. Tanımasanız bile dans etmeye başlıyorsunuz. İlk eşim upuzun boylu ve adını 3 kere tekrar ettirsem de asla anlamadığım biriydi. Yabancı olduğumu anlayınca dansımız daha çok öğretmen-öğrenci ilişkisine dönerek, kibar kibar muhabbete doğru devam etti. Neden Poznan'a geldiğimi, Türkiye'de nereli olduğumu... Sonra Natalia beni alınca, birden Silviya, başka bir kadın, başka bir adam diye devam etti ve bütün gece deli gibi tepinerek dans ettik.
Ayaklarım kimi zaman kenarda kalmamı sağlasa da, sürekli birileri ile konuşuyordum. Çok tatlı insanlar etrafımı sarıyordu. Birden gene bit yeniği aramaya başladım, malum belirli yaşlara kadar muhakkak bit yeniği cenderesini aileniz yaşatmıştır. Sonra alkolün, güzel ev yapımı keklerin ve poaçaların etkisiyle boşverdim ve kafamdaki pisliği atmaya çalıştıkça, gece daha da güzelleşti. Kibarlığın tadı, ilgi ile daha güzel bir yere götürdü akşamı.
Sonra bizim şu küçükken yaptığımız tren oyunu gibi bir oyun oynanmaya başladı. Arkamda bir tipi tip "Vıcıvocuvıccicici masaj" dedi. "Arkadaşım, ne dediğini anlamadım ama muhtemelen masaj yapacaksın, aferim" deyince adamın içindeki İngiliz -tipinin de müsaitliği doğrultusunda- birden çıkıverdi. Bütün akşam güldürüp duran bu adamın ailesinin 17. yüzyılda Polonya'ya göçmüş olduğu bir Tatar olduğu ortaya çıktı. Tatar diyemediği TATA dediği için, ilk 5 dakika bana TATA'ların tarihinden bahsetti. Tövbe. "Amcalarımı görmelisin", dedi, "daha çok Tata..."
Bu güzel dansların ardından sonlara doğru azıtan gençler ve epey yaşlı insanlar kalmıştı. Çingene ve ya Polonya Halk Türkülerine modern dans ve break dansla devam eden dansçılar çıkmıştı. Hatta bir kadın ve genç (ki o genç benim için önemlidir, bknz: aşağı:)) tangoya, İspanyol Boğası dansına ve de azıtmalı ve saçmalamalı bir şeyler yapıyorlardı. Görüntünün komikliği koltuğumda yer yer durduğum yerde gülmekten yere yapışmama sebep oldu elbette.
En son kenar koltukta otururken Skandinav yakışıklı genç partnersiz kalmıştı. Elimden hızla geçip "vıcıcıvcıcı" demeye başlamıştı. Ah, dedim içimden, hayatımda bu kadar çok dans etmedim, yemin ederim kabuk bağladı bütün ayak ve bacaklarım!. Elini belime koyup, üstüne de benim elimi tutunca duyduğum utancı anlatamam. Kişinin kendilerindeki güzellik karşı tarafa hep bir negatif olarak yansır, bilirsiniz. Elimin soğukluğundan utanıp, "dur vıcı vıcılanma. bilemedim ne dediğini. dans da edemiyorum" desem de uzun süre şakalı, esprili beni pistte tutup sonunda ayaklarımız uyuşmadığında kenara çekildik. Kibarca teşekkür edip, ayrıldı ve hemen gitti evine. "Enem dur..." diyemeden gitti diye üzülmedim. Zaten heyecan ve utanç bana bütün gece yetti. (Tefi elinde tutan çocuk)
Gece kasabadan ayrılıp şehir merkezine yürüyerek gidiyorduk, hava -11 dereceydi... Most Teatralny'ye vardığımızda sevinçliydik, 2 dk sonra tram gelecekti.
30 dakika sonra tram'e bindiğimizde, ayaklarımızı ve yüzümü hissetmiyoruduk ve dereceye baktığımızda aslında -18'di. Gene de her şeyi ile epeydir bu kadar eğlenmemiş ve üşümemiştim!
Bu güzel dansların ardından sonlara doğru azıtan gençler ve epey yaşlı insanlar kalmıştı. Çingene ve ya Polonya Halk Türkülerine modern dans ve break dansla devam eden dansçılar çıkmıştı. Hatta bir kadın ve genç (ki o genç benim için önemlidir, bknz: aşağı:)) tangoya, İspanyol Boğası dansına ve de azıtmalı ve saçmalamalı bir şeyler yapıyorlardı. Görüntünün komikliği koltuğumda yer yer durduğum yerde gülmekten yere yapışmama sebep oldu elbette.
En son kenar koltukta otururken Skandinav yakışıklı genç partnersiz kalmıştı. Elimden hızla geçip "vıcıcıvcıcı" demeye başlamıştı. Ah, dedim içimden, hayatımda bu kadar çok dans etmedim, yemin ederim kabuk bağladı bütün ayak ve bacaklarım!. Elini belime koyup, üstüne de benim elimi tutunca duyduğum utancı anlatamam. Kişinin kendilerindeki güzellik karşı tarafa hep bir negatif olarak yansır, bilirsiniz. Elimin soğukluğundan utanıp, "dur vıcı vıcılanma. bilemedim ne dediğini. dans da edemiyorum" desem de uzun süre şakalı, esprili beni pistte tutup sonunda ayaklarımız uyuşmadığında kenara çekildik. Kibarca teşekkür edip, ayrıldı ve hemen gitti evine. "Enem dur..." diyemeden gitti diye üzülmedim. Zaten heyecan ve utanç bana bütün gece yetti. (Tefi elinde tutan çocuk)
Gece kasabadan ayrılıp şehir merkezine yürüyerek gidiyorduk, hava -11 dereceydi... Most Teatralny'ye vardığımızda sevinçliydik, 2 dk sonra tram gelecekti.
30 dakika sonra tram'e bindiğimizde, ayaklarımızı ve yüzümü hissetmiyoruduk ve dereceye baktığımızda aslında -18'di. Gene de her şeyi ile epeydir bu kadar eğlenmemiş ve üşümemiştim!
24 Şubat 2011 Perşembe
20 Şubat 2011 Pazar
Cin Dobri
The Smith’s’in There is a Light That Never Goes Out şarkısını açıp üzerinde yurt odamda bunları da yazmak varmış. – Zahmet olmazsa açın o şarkıyı, siz de bir düşünün o günlerinizi. Dünya garip. Biraz da küçük, biraz kapitalist.
Ayın 17’sinden önce: Gitmeden evvel dönen duygu dünyam, uçak düşerselerden, ben yokken biri ölürselere kadar dolanınca her türlü gitmeme girişimini çıkan bir yol gibi görmek zor olmadı. Valiz hazırlamak, 20 kg’ı geçmemek, insanı kendi yapan eşyalarından uzaklaştırılması o kadar çirkin geldi ki, havaalanındaki business, vip vs zımbırtılarını görünce daha da çirkinleşmeye yüz tutacağı belliydi. Heyecan doluydum. Hayallerim yanımda büyüdükçe büyüyor, bir yandan da köklerimden tutmuş bırakmak istemiyordum. Halbuki çok uzun süredir kurduğum hayal ayağıma “bedava”ya gelmişti. Onu bırak lise günlerinin hatrına bunu yapmak zorundaydım, dünyayı görmek zorundaydım.
Atatürk Havaalanı’na gitmek için evvela Esenboğa Havaalanı’nı kullanmak gerekti. Dünyanın en berbat karın ağrısıyla erken gitmenin huzurluğu karışınca kıpır kıpır olan duygular annenin etkisiyle daha çok çöküşe geçti elbette. Bir an önce sadece yolcuların girdiği o bölüme geçip oturmak istedim. Kuyruk büyüdükçe büyüyor, insanlar toplanıyor, gülüşüyorlar, gazetelerini okuyorlar… Ben? Bir üşüyor, üzerimi giyince terliyor ve terleyince üzerimdekileri tekrar çıkarma hissiyle doluyordum. İlk uçağa binişim falan değildi. Esas mesele bambaşkaydı, konunun basitliği duygulara nasıl giremiyor, işte öyle.
Turkuaz koltukları ve “oşgeldnz” kızlarını geçersek, samimiyetsizce gülümseyip 28f’i buldum. Uçağın en arkası. İkramın başlangıç noktalarından biri. Uçağın kalkma heyecanı yanımda oturan Hostes mi, müfettiş mi anlamadığım bir Thy çalışanı ile beraber gidiyorduk. Önündeki Skylife’ı okudukça okuyor, içimden “tercümelerini kontrol ediyor sanırım” bile dedirtiyordu. İkramlar. Bayılıyorum bu kokuya. Salata, ev yapımı kek ve sandviç ve elbette çay. Bizi var eden sıvı nasıl su ise, kimimiz için o suda çay vardır. Salata gerçekten lezizdi, mercimek bile vardı. Skylife dergisine de düşürdüm mercimeği ya, Mehmet Günsür’ün kalbinde bir mercimek var bu ay.
İstanbul’a indiğimde o aprondaki geçişi sağlayan “köprü”de havadan gelen bir sıcaklık hissettim: elbette İstanbul Ankara’dan sıcak ve nemliydi. İnsanoğlu kuş misali, 1 saatte başka nem alanına giriveriyor.
Yeşilköy’ün iç hatları nasıl bir eko sistemse, dış hatlara geçmesi adeta bir hücrenin kalpten ayrılıp ayak damarlarına katlanmış akyuvar sayılarıyla gitmesi gibi. Dış hatlara ne demeli bilmiyorum. Herkes profesyonel bir ajan gibi davranıyor. Yanlış bir hareket yaptığımda karşımdaki hostes rujunu sol omzuma saplayacak, pilot görünümündeki tip şapkasından çıkardığı silahı havaya sıkacak ve o Ginger süren her kimse beni alıp temizleyecek. Onlar için normal geçen bir gün makyajların, güzelliğin, aynı kıyafetlerin ve havalılığın ardındaki gizemli yaşantılarında.
Gözümde büyüdükçe büyüyen dış hatlar için sadece diyebileceğim enteresan bir dünya olduğu. Bir arkadaşımı beklerken çıkış harcımı, elektronik biletime sıkı sıkı sarılıp karşı firmalara göz kırpıyordum. Duygu yoğunluğu havaalanının zübük yolcularına yayıldığı için saçma sapan hayallere takılmıyordum. Üzülmüyor, gülmüyor; sadece insanların acelesini izliyordum. Onların gerilimi arttıkça ben de “onların” gerilimlerine dahil oluyordum ve kendi dünyamdan uzaklaşmıştım. İhtiyacım ayağıma gelmiş bile. Mario oynar gibi.
Bir şekilde öncelikle bagajını vermeniz gerekiyor. Bagajını verirken elektronik biletiniz hüp diye biniş kartına dönüşüyor. 20 kilonuz sizden uzaklaştığı için yüzünüze bir gülümseme yayılıyor. Biri sırt ve bilgisayar çantamı da alıp, kollarıma-ellerime masaj yapsa diyorsunuz. Heyecan gittikçe tırmanıyor elbette; Lot Airlines sizi kuyruğuna alırken bir sürü sarışın görüyorsunuz, sizin gibi karakaşlı insanlar da varlığını sürdürüyor tabi. Kozmopolit ortamda Avrupa’lı hissediyorsunuz evvela, sonradan realite çöküyor: Orta Asya’dan göçtüğümüz ve o dönem at üstünde olduğumuz güzelliği. Merkel’in “Almam ya!” demesi…
Pasaport kontrol noktalarında polis memurları çalışıyor. Orada harcınıza, size, çaktırmadan gideceğiniz yere bakıp bonk diye damga vuruyor. Bili bili (bu sesler uydurma değildir) de yaptıktan sonra Dış Hatların bambaşka bir yüzü karşılıyor sizi: Sarililer, gözlüklüler, şortlular, sporcular, güneş gözlüklüler, peştamal’li’ler (hevet bu şakaydı).
Duty Free’yi bilmem de, minik kiosk’larda bir gofret 6,5 lira. Alacağımdan değil de zaten, 13 ziloti’ye 2 günlük yemek yaparım ben diyorum şimdi. Manyak bu havaalanı fiyatlandırması.
Pasaport, bilete bir daha bakıldıktan sonra el bagajlarınıza bakmak istiyor peron görevlileri. Botlarımı da çıkartıp uzun süre keyfini çıkarırlarken kenarda üşüyen ayaklarım ve yatışmayan heyecanım çarpışıyor ortada. Havai fişek demem ama kız kaçıran derim bu görüntüye. Son defa mesajlaşmalar, konuşmalar, buz gibi eller ve yine o apronda yürümemek için uçağa binilen köprüdeyiz. Lot amblemli uçağın ağzında erasmus öğrencileri fotoğraf çektiriyor. Her şeyi kaydetme güdüsü! Sarışın, upuzun bir kadın genş bir gülümsemeyle “cindobri” diyor…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)