22 Haziran 2010 Salı

Odalar ve Woolf


Wirgina Woolf’un bir kitabı geldi aklıma; “Kendine Ait Bir Oda” isimli. Yanlış hatırlamıyorsam kitap şöyle başlıyor ya da başlarda şöyle yazıyordu: “her kadının kendine ait odası olmalı”. Tahta bir sandalye, yüksek bacaklı yine tahtadan makyaj masası, geniş aynalar, mevsimin kır çiçeği, pencereye tam olarak yerleşen küçük açık renkli perdeler ve beyaz duvarlar. Tam bir kadın odası, tüm kadınlığını yaşayabilsin diye.
Sabah birkaç dergiden güzel resimler çıkarttım, bazı ressamların çalışmaları ya da dergiye basıldığı için birkaç fotoğrafın resmi. duvarıma yapıştırmaya başladım. Eskiden grup posterleri olan duvarlar şimdi daha çok post-modern çalışmaların koruması altına girdi. Duvarların boyası bantlarla çıkıverirken, şimdilerde sakız kıvamında duvar yapıştırıcısı ile güven altında ve sade bir görünümde kendime ait olmayan çalışmalarla sergide. Ancak bunların ardından bir huzursuzluk aldı götürdü beni. Duvara bakınca göremedim kendimi, kitaplığıma, yatağıma, halının üzerinde günlerce giyilse de asla kokmayan çoralarıma (evet mucizem de bu!), kenara fırlatılmış masa lambası, sandalyelerle.
Aslında duvarlarım birkaç yıldır aynı değil, üçüncü yılda üçüncü duvarım oldu. Kışın evde yokum hem de. Benim olmayan duvarlara bakıyorum yurt odalarında. Virgina Woolf’un kadınlara ait bu “odaya sahip olma” hayalini o kadar çok gerçekleştirdim ki, her yerden kendime ait odalar çıkardım. Ama aklıma takılan aslında o odalara bir türlü ait olamamam.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Güzel Fotoğraf Gibisi Yoktur Be Nebahat Abla


                                                                 The Hand Collector, France
  Fotoğraflara bakmak bazen o kadar huzur verici ki, çalışmalar nasıl bir zeka ve bakış açısı ile yansıyorsa kendine hayran bırakıyor. Hepsi için değil tabi, işin tekniğinin bilincinde olanlar için de demiyorum. Fotoğraf bakmaktan mutluluk duyup, hata aramayanlara sesleniyorum!
  Böyle Flickr, Deviantart gibi sitelere “favori” yapmak için girenler, kişilerin dünyası ile birden yakından ilgilenenler. Sanki dünya o gün o renkteymiş gibi davrananlar. Davulculara para vermekten kaçınmayanlar, çaktırmadan manzara çekenler. Adobe Cs bilmem kaç yerine Paintshop, Photoscape kullanıp çerçevelerden nefret edenler, akşamları çay demlenmesi gerektiğini düşünenler, okul defterlerini özenle saklayanlar, post modern kitaplardan ziyade dünya klasiklerini bitirmeye çalışanlar, el işinden hoşlananlar, müziği kulaklıkla dinlemeyi tercih edenler, ülkedeki envai çeşit cipsleri deneyip en son yalnızca birinde karar kılanlar, evdeki eski fotoğraflara binlerce kez bakıp, çocukken salak olduklarını kabul edenler…


Anja Mulder

  Şey için yazdım bunu, yarın falan hayat sadece bize güzel olacak gibime geliyor.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Deli Uğraşısı: Dil ve Kelimeleri

Aklıma geldi geçen, advence, upper int, intermediate, beginner seviyesinin gramerini neye göre seçiyor falan diye düşünmeye başladım. Yani çok zor olmasa gerek bunu ayırmak. İşte tense'leri verirsin mesela begninner'da, ama geniş kullanım özellikleri advence'e kadar gider vs. Mesela present perfect dediğimiz, yeni başlayanlar için İngilizce'nin daimi ve enterasan özellikli zaman dilimi. Genelde geçmiş zaman kipinde karşılığını bulsak da anlamsal olarak "geniş" zamanı kapsar ya, "I've just brushed my teeth. - Dişlerimi henüz fırçaladım." (Şu henüz kelimesinin kullanımı çok da şahane değil, henüz henüz diye yabanlaşsanıza, çok garip oluyor.) Ama böyle saçma sapan canın sıkılınca falan da kullanmaya başlarsın -cidden-, o da öyle bir zaman aralığında verilmiş olur. Türkçe'den yaklaşan insanların o tense'i kullanmaları zordur; yani bana göre geçmiş, geniş gelecek, şimdiki. Sen niye araya girip derbeder ediyorsun? Bu konuda dertlenmek bir ayrı... Velhasıl görünen beginner derdi advenced insanı da etkileyebiliyor. Reklam gibi olmaksızın reklam olacak ama Els kitabı açık açık kullanım alanlarını verir bu konuyla ilgili. Bakıyorsun, sorun başlarda ama içlere kadar dalabiliyor.

Gramer dediğimiz, ki hangi dilde olursa olsun, delinin kuyuya taş atması ile süper örneklenebilecek bir alan hatta bilim dalı. Hatta disiplinlerle beslenen bir canavar. Yani adamlar hakkında felsefik tartışmalar yaratıyor, kafaları darma duman edebiliyor. Gel gör ki çoğu şeyi benzeyen iki dil, Almanca ve İngilizce örneğin, birbirleri ile içe içe görünse de ne kadar farklılaşıyor. Dili kullanırken arkana aldığın başka bir dil desteği ise tamamen tek bacaklı bir tripot görevinde. Tam olarak yaslansan düşebileceğin, ama arkanda hissetmek istediğin bir araç. Tekrar aynı örneğe dönmek isterim bu noktada. Almanca'nın Das Perfekt zamanınana. Yaklaşıyorsun, evet bu geniş zaman diye, ama bakıyorsun bildiğin "di"li geçmiş zaman. Genel kullanımda İngilizce'deki perfect'i de içerebiliyor. İçte hem güvenip güvenemeyeceğin tripot arkanda beliriyor.


Elbette dilbilgisi sorunları asla bitmiyor, ancak gene bir şekilde kullanımla, tanımla anlaşılabiliyor ne kadar boşluklu kalsa da, iletişim amacına ulaştırabiliyor insanları. Ya da farklı zor noktaları başka başka insanlarca kurcalanıyor ama asıl sorun var ki,

o da kelimeler.

Dil kursuna gitmedim ama, kaynakları elime geçtikçe ve yıllarla beraber oluşan daimi bir merak uyandırır bende. Yahu bir dilin kelimesini neye göre seviyelendirebiliyorsun ki? Advenced kelimeler yok efendim o bu şu.

"Corpulent" örneğin, advenced kelime dahilinde geçiyor ve formal olarak "kilolu" demektir. Yani bildiğimiz "Fat"in kibarı. Şişman demenin kibar yolu en iyi seviyeden mi geçiyor? Neden?

Çok kullanılmadığı için mi? Fransıca kaynağı diye mi :) ?

Bilen varsa, aklı eriyorsa lütfen bilgilendirsin!

4 Nisan 2010 Pazar

Benim gafletim

İnsanlar meşgul oldukları zaman hep erteledikleri şeyi yapmak isterler ya, hani sınav dönemi o çok severek aldığınız kitaba başlama, bir öykü yazayım, yok efendim şu albümleri dinleyeyim, oo şu güzel filmi izleyeyim isteği kaplar içimizi, dışımızı. Aslında her yanımız bir kültür aşkı, bir sosyallik, bir dolulukla geçmek ister.

Tüm bunlar fani ruhun bize düşürdüğü manyak ötesi gafletlerdir bence!

Ezberlerken öğrenir, öğrenirken beynimizin kıvrımlarını aslında bize pek de lazım olmayacak bilgilerle doldururuz ya. İşte o an gül bahçeleri geliyor aklıma, mehtapta tatlı geceler, arabada film izlemek, Gülşen Bubikoğlu...

Son soru: Neden nisan ayındaki havanın güzelliği bir afet gibi korkutuyor?

Son deyim: Havada karada kapmak.

17 Mart 2010 Çarşamba

Karalama blog yaptım geçen...

Bu blog dünyası bence iyi oldu ülkeye. Kimisi cidden baya baya kendini yazıyor. Bayılıyorum. Okumaya bayılıyorum tabi, kendi tatminlerine değil. Yalan katmıyor değillerdir muhakkak ama şöyle bir bakınca kendi cinsel hayatını, kızlarla-erkeklerle ilişkilerini yazan daha da bir popüler oluyor. Benim canımı sıkan bunlar değil, zaten sizin canınızı sıkıyorsa kapatın gitsin. Zorla elimize tutuşturmuyorlar ya.

Şimdi benim asıl derdim kendime. Blogu karalama defteri gibi kullanmak her zaman mükemmel oluyor ama düşününce bir amaca hizmet ediyor da sayılmaz. Şimdi iki öykü karalanıyor, iki düşünce, iki an, iki bilmemne. Blog yazmaya başlıyor oluyoruz.
Aslında yazmak değil bu kesinlikle. Bunu çoğu “klavye” kabul eder. İşte “o an geldi ve elimden kayıp gitti” sözleri çoğumuza baya bir rahatlatma sağlıyor.

Eskiden defterler alırdım kendime, sert kapaklı, güzel bir görüntüsü olan. Önce önce kokulu mektup kağıtlarım vardı. Ne bileyim çeşit çeşit zarflar, her renk yazan kalemler; içinde japon figürleri olan not defterleri. Tüm harçlığımı kaleme, kağıda yatırıyordum bir dönem. Çoğunu da yarım bırakıyor ve ya yazdıklarımdan utanıp koparıyor, bantla ayırıyordum.

Orta sondaydım. Sınav yılıydı (lgs). Ben de her ortaokul talebesi gibi liseye iyi bir okul ve lise defterindeki gibi arkadaşlarım olsun, ne bileyim müzik dinleyelim beraber falan istiyordum. Orta okuldan nefret ediliyordu yani! Koşa koşa NT’ye gidip yeşil sert kapak bir defter almıştım. O ara Nt hem dersaneye yakındı, hem de baya şahane şeyler vardı hani renk adına. O defter bir dönüm noktası olmuştur tüm defterlerin içinde. Tüm şiirlerimi ince ince çiçek kokulu pembe kalemle geçirdim. Yalnız şiirler benim için efsaneydi: içinde ölüm, karanlık, dibe vuranlar… içindeki ahenk”sizlik” ve ironi ile uzun yıllar insanlardan kaçırdım defteri. Kimseye göstermemeliydim özel defterimi! Yıllar sonra onlar kitaplaştığında görebilirlerdi ya da ünlü bir metal grubu tarafından şarkı olduğunda!

O defterin de sonu belliydi ya: 20-30 sayfa kullanılmı, yıllar sonra zaten kalemin kokusu gitmiş, sayfalar topluca bantlanmış. (7 yıl geçmiş!)

Velhasıl, devam etti defter ve karalama sevdası. Kimi zaman hayalimdeki cafenin kuş bakışı görünümünü taşıdı, kimi zaman “çok olmak istediğim insan”ların hikayesi ve ya daha renkli şiirler.

Lise yılları daha güzeldi tabi, defterlerin içeriğinde önemli bir yere sahip olabilecek kadar.

Şimdi 20 yaşındayım az çok. Sert kapaklı, kalem koyma yeri olan defterim yurt odamda ama havlu koyduğum dolabın ta içinde. Arada okunuyor o defter, bir şeyler çok özlendiğinde… Yalnız, kalem ve kağıt buluşmuyor eskisi gibi.

Biraz, plak sevdalısı olup teknolojiye ateş püsküren orta yaşlı insanlar gibi düşündürüyor beni de “karalama” defterleri. Yani yeni nesil blog sistemleri. Hani artık giz yok, saklama korkusu yok, yaptıklarımızı gösterme dürtüsü var her an. İyi, ortalama ve cidden kötü yanlarını oluşturan bir bütün sanki, içinde akıyoruz, gittikçe kinayeli oluyor, aslında alaylı da.

Aksine bunları yazmama rağmen ben de izleyen insanları gördükçe mutlu oluyor, bayrak sayısı tutturuyor, kendimce çatışıyorum.

Ama yazmak veyazdıklarının okunmasının hazzı ne kadar güzel ki,

kendimizi kendimize “çelişkilendiriyor”!

16 Mart 2010 Salı

Okuldan Sesler

Neslihan ve ben sinemada Alis Harikalar Diyarında’yı izlerken Neslihan;

“Çocuğumun adını Alice koyabilirim aslında, yok öyle değil S’li Alis.”

Keşke dışımdan deseydim ama “Batan tepelerin ardında tepelerin koşturan Aliler’in.” “bence de olur” dedim. Ama düşününce cidden Alis sevimli bir isim. Neslihan haklı da sorun şu ki beni hep Lewis Carol korkutmuştur, ıy pis sapık.

Hikayeyi biliyorsunuz değil mi?

-
Cep telefonu ile Selin Kol aranır.

“Loo fendim…” belli ki Kol hala uyuyordur.

Ben, hocanın verdiği bir ödev üzerine şu soruyu sorarım: “Selin ya bu adaya düşen adamın dil edinimi bilinçli mi olur bilinçsiz mi?” (*)

“….”

Cidden hiç anlamadığım dilden bir şeyler söylediğini duydum o an. İşte bu bilinçsiz edilinilmiş bir dildi.

“Ben de öyle düşünmüştüm” dedim bir de utanmadan.

“Bunun için mi aradın?”

“Yea kitapta iki konu var. İkisini de seçemedim.”

(*): Ödevin tamamı olmasa da bir bölümü şuydu: Adamın biri uçak kazasıyla adaya düşüyor. Bir kabile görüyor ve aralarına girmeye çalışıyor. Adamın o kabilenin dilini öğrenmesi bilinçli mi olur, bilinçsiz mi diye takıldım kaldım.

-

Ben: “Zaragoza’ya yedek seçildim be abi.”
İrem: “Futbolcu mu o?”

Zaragoza Üniversitesi, Erasmus, 74 puanla asil değil yedek olmak.

-

Mrs Hoca (hocanın adını asla öğrenmeme içgüdüsü) : “İrem, so, what do you think about global warming?”
İrem: “It happens because of capitalism.”

Class=> OVER.

(İrem ki o bir sosyalist.)

-

Bölüm başkanı profesör hoca, bugün tüm sınıfı şu cümlelerle dağladı: 29'undan sonra mayısın kaçı geliyor?

"Nö?"

Aynı hoca paralı eğitimi savunup harçların "az bile" geldiğini söyledikten sonra reddederek kafaları darma duman etti. Yök'ten ordinaryus olması bekleniyor.

-

İrem. "Elin faşistleri hukuk okuyor be abi."
Ben. "Elif Fazan bok mu kokuyor?"

11 Mart 2010 Perşembe

Gulag'lar.

Gulag Orkestar var bir de.


Stanlin'in Sovyetler'de...
Yok bu gece bahsetmek işten bile değil.
Gulag'ları.
Sol'un faşizmi mi? Paranoyası mı?
Pes bu gece.
-
they call it night, yes! they call it night
and i know it well and i call it mine.

6 Mart 2010 Cumartesi

Taklitçi 2 "Aslında"

- Karalama defterleri tüm karanlığı saklıyorsa eğer, neden daha düzgün bir defterde yerini alamıyor ki bir türlü?

-Sessizlik uzadıkça dünyada daha çok çığlık sesi yankılanıyor aslında.

-Kim bilir belki karşılaştık sizinle, kendinize bile itiraf edemediğiniz en kötü noktaların birinde el ele verip daha da kötü insanlar haline geldik.

-Savaş filmlerindeki iyimser karakterlerin davranışlarının altındaki durumsal hoşnutsuzluk ve anlık karamsallık tam bir siyah boşluk.

-Fotoğraflar genelde yalan söyleyen sanatın içinden kendini icra ederken, icraatçılar kendini yenilemekten en çok korkanlarla savaşır.

-Bir rakamı öyle bir rakamdır ki, gölgesi, asallığı ve ya gerçek sayısı aslında hiç yoktur.

-Reklam mutluluğunda boğulan insanların altında aslında deprem oluyor.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Sonic Youth ve akabinde gelişen her şey

Şimdi düşündüm de grup tişörtü giymek aslında çok da şahane bir şey değildir. Hiç grup tişörtüm olmadığından yazıyorum tüm bu satırları. İçim yansa da giymedim ben Ramones, giymedim ben HIM, giymedim ben DREAM THEATRE. Bazan, reklam gibi geldi, bazan saçma. Bazansa birazcık fazla "mehe ben bunu dinlerim" cümlesinde ilerler gibi geldi.

Kendini ifade ettiğin bir şeydir müzik zevkini ortaya çıkarmak. Bunu yapan aracın çok da önemi yok sanırım. Şimdi aslında konunun insanlar üzerindeki psikolojik yaklaşımındansa bir adım daha eleştiriye götürmek her zaman daha eğlenceli.

Neyse. Şu sıralar genelde siyah üzerine basılmış desenler içinde bir çok mağaza var. Özellikle şehir merkezlerinde. Ortasında. Hatta çantası, çorabı, saati olayına da girdiler. Garip bir market haline geldi hatta. En son bazı popüler filmlerin dahi yastık yüzüne kadar baskıları satılıyorken, bu iş suyunu çıkarmış dememek işten bile değil. Hatta 6-7 yıl önce internet üzerinde gördüğümüz o uzun çizmeler, efendim file bileklikler olsun, uzun deri ceketlerin, bilimum gotik tarzın mağazaları oluverdi burada da bir kaç yıl içinde.

Büyük ihtimalle geçen yıl. Kadıköy'de böyle bir mağaza gördüm. Gotiklerden değil ama kafi miktarda metal tişörtleri olan. Hem de diğer gördüklerime oranla daha büyük bir yerdeydi neredeyse Jacquel Brel'in bile siluetini basacaklar gibi dizmişlerdi Beatles, Rolling Stones kimi hayalkurgu kahramanlarını; Spock, Darth Vader... Bu mağazaya girme isteği mi yoksa artık grup tişörtü meramını atmaktan mı ne korkusuzca açılıp, "Mehe. Sonic Youth'un da var mı tişörtü?" deyiverdim. Kendime almasam bile sevgili dostum Çocuk için. Böyle bir şey almak için utanıp sıkılırken "Arkadaşıma alıyorum zaten. Yok mu xl'ı? Bana baksana ben s'um! Hayatta kendime almıyorum" havasını vermek için.

Adamın gözlerinde korku ise daha güzeldi bence. Master Card'ın paha biçemediği türden... "Kim? Yeni grup mu onlar?"

Bu cümle ile grup tişörtü meramı bir kez daha yıkılmış oldu. Ergenlik zamanı asiliğinden dolayı farklı görünme çabasından, büyüyünce "aman ne gerek var"dan, az daha büyüyünce Sonic Youth tarafından kırılmış olmaktan.

Ama düşündüm, hatta gidip bilgisayardaki müzik arjivimi bir kez daha kontrol ettim. Olabilecek en iyi isim Sonic Youth'tur bir tişört için. Belki bir adım daha cesaret gösterirsiniz Joy Divison yapılır. Ama başka? Aklınıza geliyor mu? Pink Floyd mu? Ah, hayır lütfen.

-

Sonic Youth ben ilk Ankara'ya geleceği zaman işitmiştim Coconut adlı arkadaşımdan. Lisenin başlarına tekabbül ediyor bu, hemen gidip "ne garip melodiler"i indirip, üzerine Coconut'ın bana geldiğinde "My friend Goo", "Dirty Boots" başta olmak üzere 10-12 tane video/ performans kaydı izledikten sonra. Coconut'ın itirafıyla onun ilk Sonic Youth sevgisinin E. adlı kuzeninden geldiğini öğrendim. Dolayısıyla her şey için E adlı kişiye sevgi ve saygı borçluyuz.

Çoğu insan için hala gürültüden ibaret olmasa da, bir şey eskiyse ve gittikçe eskiyorsa zaten ondan sonra biçimini alıyor ya. Anlam veremesen de aşinalık kazandığın kayıtlara kulak veriyorsun, yeni yetme kazanılamamış İngilizce ile "Experimental" "Avantgard" ne demek bilmeye çalışmak... Şarkı sözlerindeki anlamsızlık... Ardından gelen benzer müzikleri tanımak.

Ancak o yaşa ve döneme cidden çok da hitap etmeyecek olan bir gruptu. Cidden. Önermiyorum kimseye o yaşta. Ne saçma, her yaşın bir grubu vardır. 15 ve altı için Sonic Youth değil.

Bu arada Sonic Youth Ankara konseri dedim, şaşırdınız. Kaldınız öyle. Ama hayır, iptal oldu o konser. Yetersiz bilet satışından. Şimdi gelecekler ve iptal olacak ha? Artık ben varım, Coconut var.

-

1982'den beri bir şeyler çıkarıyorlar.

Mart 1982 Sonic Youth
Şubat 1983 Confusion Is Sex
Mart 1985 Bad Moon Rising
Mayıs 1986 EVOL
Haziran 1987 Sister
Ekim 1988 Daydream Nation
26 Haziran 1990 Goo
21 Temmuz 1992 Dirty
10 Mayıs 1994 Experimental Jet Set, Trash and No Star
26 Eylül 1995 Washing Machine
12 Mayıs 1998 A Thousand Leaves
16 Mayıs 2000 NYC Ghosts & Flowers
25 Haziran 2002 Murray Street
8 Haziran 2004 Sonic Nurse
13 Haziran 2006 Rather Ripped
9 Temmuz 2009 The Eternal

wikipedia.com

-

Aklıma Sonic Youth nereden takıldı, hemen söyleyeyim. Morwenna Banks'in Kim Gordon'a şaşırtıcı benzerliğinden. Bir de tişörtler önemli.

d.n.: Daha çok anı var Sonic Youth ile ilgili. Aklıma geldikçe paylaşırım.

"I love you, I love you, what's your name?"

18 Şubat 2010 Perşembe

Coldplay ve Aramızdaki Bitmek Bilmeyen Gerginlik

Coldplay aslında binlerce insanın içini baysa da, aslında tatlı bi grup. Mesela baklavayı ele alabiliriz Coldplay için. Çok güzel ve istenilen bişey baklava, böyle bayramda olsun, tatlı krizinde olsun, ev ziyaretlerinde olsun. Coldplay’de de eski bir şeyleri düşünürken istenen bir şey, eski sevgili, lise yılları, efendim otobüs yolculuğunda falan. Sonra ikisi de pahalı. Bi kilo baklava ne kadar baktınız mı siz? Yeşillileri falan daha pahalı, cevizlisi de kezaa… Kırk kat hamur açıyor insanlar. Coldplay’de ise, Jayz gelip düet yapıyor, ön sıralar çok pahalı, ortalar da pahalı, konserin 19 km ötesi bile pahalı. Sonra baklavayı çok artistik dilimliyor. Simetrik böyle, üzerinde gezen şerbet bir o kadar lezzetli…. Chris Martin peki? Dönüp bakılmaz mı tekrar? Saçlar başlar, zahar kızları zalım etmez mi? Ama ne olur baklavaya, çok durursa şekerlenir tadı gider, Martin de yaşlanır torun torbası falan. Son kısmımızda ise baklavayı çok yediğimizde bayar bizi. Ağzımız yüzümüz bi hoş olur. Coldplay ne yapar? O da bayar, kulaklara nüfuz eder, kapatma hissi yaşatır.

Böyle miy miy sen ve ben, evler, gözler, yerimde, konuş benlen, arabalar falan ilk albümleri. Sonra sert çıkışlar, işte jerussalem’den gelenlere bile atıfları var. Bana da tutturulamayan gazete haberi gibi geliyor. “Aşk meşkle olmuyor bu, gel iki laf sokalım dünya politikasına.”

Soksunlar pekala. Lazım laf sokmakta. Acaba insanlarda ne kadar işe yarıyor? Yani laf sokarsın da nereye gider. Gitse de işe yarar mı? Bu kısmı daha eğlenceli, ama sonrası? Bilmem lazım mı bazen… mesela bush’a atıfta bulunup durduk değil mi, ne oldu? İşe yaradı mı? Elbette işe yaramaması demek artık laf atmayacağımız ya da karşı olmadığımız anlamına gelmiyor.

Neye yarıyor? Merak ediyorum.

Aslında etmiyorum. Biliyorum. Karşı olunmak zorundaki bir sonraki aşamadan korksun kişi. Herkesin arkasında olmadığını bilsin. Konu daha da uzar da. Olukça sıkıntılı bir konu. Bir ara deşeriz beraber. Coldplay’e patlatmak haksızlık olur şimdi.
Patlattım aslında.

-