31 Ocak 2010 Pazar

Gün 2. Sosis parmaklar ve Rüyalar.

İnsanlar birbirlerinin rüyasını dinlemekten bu kadar nefret ettiklerini anladığımda ufak bir çocuktum. Çünkü o gerçek tatlı ve renkli rüyalara ben sahiptim. Film gibi canlı, doğaüstü ve ya hayallerimi yansıtabiliyordum. Kıskanıldığımdan dinlenmediğimi düşünmüştüm, yıllarca sonra daha gerçekçi bir bakış açısı kazandım. Kimse gerçekte varolmayan bir durumu dinlemek istemiyordu aslında.

Suçlamamak lazım. Ancak suçu hakedenler de var. Aslında tüm rüyalar gerçektir.
Yatağımdan kalktığımda gerçekliği bulup, hayatın anlamını çözmemiştim. Gün ışığı dolan sarı duvarlar o kadar parlıyordu ki, gözlerimi açamıyordum. Yarı çıplak bin tonluk battaniye ve yorganın altından enkazımı çıkarttım.

Gözlerimi ovuştururken, yatağın ortasına oturup uzun süre duvara daldım. Aklım tabi ki duvardaki o saçma filmin sahnelerine dalmadı kesinlikle.

Aynı zamanda rüyamı düşündüm.

Parlak, gerçekliği olan rüyamı.

(Rüyamı yazdım zaten, şu altta bulabilirsiniz. Saoğlun.)

Gerçek dünyaya uyanış. Keşke gerçek olsaydı.

Bir şey olmamış gibi doğruca işe gidiyorum. Doğru ya söylemedim. Zaman zaman çalışıyorum bir işte. Tabak, çatal, kaşık, bardak, çay altlığı, vazo, meyvelik, gümüşlük satan bir mağazada bazı hesap ve uluslar arası kâğıt işlerini yapıyorum. Aslında ne kadar yoğun gibi görünse de oldukça boş, hatta bu boşluktan dolayı işe girdiğim iki yılın ardından iki tane üçer sezonluk dizi bitirdim, 104 kitap ve ya roman ve her ay işyerine ücretsiz gelen ekonomi dergisini okudum. Neredeyse uluslar arası ilişkiler sıfır olduğu ve sadece üründen ürüne hesap yaptığım için. Tam tedrisatlı muhasebeciler zaten mağazanın daha üst katlarında oturuyor. Aslında bu bir sır olsun ama bana ihtiyaçları yok.

Otobüs durağından mağazaya yaklaşık yüz adım var. Bazen sayıyordum ama şu sıralar otobüs şöforleri tam olarak durakta durmuyorlar.

Sevimsiz günaydınlar, kasadaki Lemiau’nun kırıkları parmağını hala yara bandıyla kapatması, yeni gelen turuncu cam geniş kaseler ve sabahın köründe damlayan insanlar. Ciddi görünmek için bana zorla giydirilen iş kıyafetleri var tabi. Onun dışında her şey aynı. Hücresel bütünlük ve ya birbirini tamamlayan oyun kartları.
Ofise hızlı adımlarla çıkıp kapıyı kapatıyorum, bir süre beni o deli gibi rahatsız eden yüksek topuklu ayakkabılarımı kaloriferin üzerine geçirdikten sonra plastik terlikleri geçiriyorum hemen ayaklarıma. Dünyada böyle bir rahatlama yoktur ya iyi ki masaları yere kadar tasarlıyor şu mobilya tasarımcıları.

Günlük gazeteleri açıyorum. Önemsiz önemsiz haberler, enflasyon, bilmemne bakanının çok şahane açıklamaları. En güzeli üçüncü sayfa. Bugün kimlerin kaçırıldığı beni çok meraklandırmıyor ama, gene de gerçeklik sanki oradan akıyor gibi.

Gerçeklik.

Dünkü kanlı bıçağın orada durmasının haklı bir sebebini görüyorum. Gerçek bir duruma tanıklık etmeyi ihmal de ettirmiyorlar hani. Aslında bıçağın on metre ilerisinde bir ceset bulunmuş, 34 yerinden bıçaklanmış ve uzun bir süre bıçağı aramışlar. En son artık birkaç vatandaş bulmuş bıçağı, kenardaki polis merkezine gitmişler peçeteyle tuta tuta.

Vay be, demek aslında en önce ben gördüm ama çaktırmadım kendime bile.
Gazeteyi kapatıp, kahraman nedenlerle o cinayeti işlemişim gibi davranıyorum. İçim ürperiyor. Tık tık sesiyle ayılıyorum ama. Sosis parmaklı müdür Yhsiep Bey bir dosya ile geliyor. “İsveç bir şey mi istiyor ne?” diyerek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder