
send me now, the winter's over
a light turns out, the winds are colder
the love we've had will turn all over
going south and we are older.
Buraya tercümelerimi, içimden küfretmek istediklerimi, küçük tecrübeleri, okuduklarım-izlediklerim-dinlediklerimi, kendi polisiyemi, kıskandıklarımı, bazı şarkı sözleri ve şiirleri, manasız fotoğrafları, gezdiğim yerleri koyuyorum.
Kaç gündür aklımdan o şehri çıkaramıyordum. Ancak bu meydanlarını, mağazalarını, insanlarını şeklinde değil de, logar kapaklarını, dozerleri, sokaktaki irili ufaklı çöpleri, mermileri. O şehir oldukça güzel bir şehir, aşağı yukarı hafifçe coğrafya bilgisi olan biri hemen bilir tam olarak nerede olduğunu; ünlüdür de en azından isim olarak muhakkak… bilindikçe büyüyen, büyüdükçe abartılan şehirler arasındadır artık, yine de nefes vermek, gürültüsünü dinlemek harikadır. En azından eskiden böyle bir yerdi burası, yaklaşık 80 yıl önce. İnsanlığınızı hatırlatan en ufak hisler bile sizi öylesine mutlu eder ki, anlar hiç bitmesin istersiniz. Bu şehir de bizim için böyleydi. İçimizde kalan insani duyguların, geçmişimizin ve güzel duygularla dolu olan hatıralarımızın bir bütünü. Şehre ikinci kez gelişim olmasına rağmen.
Eski zamanlama sisteminde gün 21.03, saat 14.35. Bunu hesaplamak hiç zor gelmiyor zaten. Kolumdaki saati hiç değiştirmedim, o hala geçmişte gün sayıyor, ben de. Güneş kavurucu değil elbet, ancak orada olduğunu gösteriyor. Mart kapıdan baktırmadan, biz sokağa dökülmüşüz o şehirde. Binlerce insan kuyruk oluşturmuş; koşanlar, bekleyenler… Kuyruğun dışındaki insanlarsa oradan ne kadar çabuk uzaklaşabilirim diye adımlarını geniş atanlar. Çocuklarını alıp koşmaya başlayanlar bile vardı. Bizde ise elimizde tomar tomar kağıtlar. Garip bir mürekkep kokusu yayıyor etrafa ve sıcaklığı ile okunmayı bekliyorlar. Tarafımızı ve okuyucuları bekliyoruz, birazcık geç kalmışlar… Seri ama sessizce konuşmaya çalışıyoruz aramızda; kimi boynuna boyunluğunu sıkıca dolarken, kimi sigarasının dumanını havaya yayarken, kimi gergin bakışları ile sokağı doldururken. “yoklar” , “neredeler?” ,“bizi bıraktılar belki…” “Umutsuzluğa düşmeyelim”
Son cümle beynimde dalgalandı, umutsuzluk.. umut..suzluk..düş…meye..lim… Ufacık bir odada dalga dalga ses yapılıyor gibiydi. Görüşüm buharlaştı, kanım ayaklarıma çekildi derken tam idrak edemediğim olaylar dönmeye başladı içimde. Aynı anda hem hafifliyordum hatta sanki uçuyor, aynı anda gittikçe yere düşüyordum. İçsiz bir kuyuda gidip geliyorum sandım aslında. Şimdi güneşi saklayan koca gökdelenlerden insanlar bize bakıyorlardı. Ben yerdeydim ve tamamen bilinçsizce rüyalar görmeye başladım.
Logar kapağından çıkan iki tane kötü kokulu adam başımdaydı, saçlarıma sokağın tüm tozu yapışmıştı ve üç beş kişi de çekiyordu beni. İlk gözlerimi açtığımda hayal-gerçek arası bir yerde bunları hissettim, belki de gördüm. Ama gördüğüm ikinci şey ise, umutsuzluğa düşmemiz gerektiği idi. Zaten bunu duymuştum çok derinden.
Aniden kaçışmaya başladı insanlar… Koşanlar, araya girenler, birbirini itenler, silah sesleri, çığlıklar, haykırışlar, trafik sesi. Bir curcuna içindeydi şehir. Alayı renkli sahnelere gümüşlükler mıhlanıyordu. Gelecek bu mu olacaktı? Görünmez olduğuma kendimi inandırmam uzun sürmedi, kimse ne beni arıyordu, ne bana bakıyordu. Polisler defalarca önümden geçiyor, benden habersizlerdi bile. Yerimden yavaşça kalkıp, olanları izlemeye koyuldum. Dağılan ağıtları toplamaya çalışırken sırtımdan hiddetle bir el çekti beni kendine…
"Ne yapıyorsun, kaçmalıyız, toplama onları.” O kadar seri ve anlaşılmaz söylemişti ki, birkaç saniye duraklayıp, ittirdim duvara doğru. Görünmezdim ben. Bugün dünyanın en tarihi günlerinden biri olacaktı, bunu biliyordum ve bundan asla kaçamayacaktım. Kahramanlığı asla memnuniyetsizliğin ardında bırakmadan savaşacaktım, bunun için doğmuştum.
Ayağımın önüne şans eseri ilerde kendi ölümüne kıvranan bir askerden silah düşmüştü. Askere üzülecek, gençliğine yanacak, ailesini düşleyecek bir durumda değildim, insanlığın en uzak noktalarını yakınlaştıramıyordum, belki sonraki işti. Belki derhal getirilmesi gereken bir haliyet-i ruhiyeydi. Ama önce korumak sonra savunmaktı.
Ben bir bedendim o şehirde, ruhumu hiç saymamıştım. Bir baş, bir asker, bir gönüllü. İnandığım işin şimdi en doruğunda bayrak dikmeye çalışıyordum. Zemin sert, vakit az, insanlar yok olmaya başlamıştı. Ne komik, hatta ne garipti. Bu güne kadar insan sevgisi ile yoğrulmuştuk. Bunun edebiyatından, müziğinden, sokakta bir oyundayken; “Sevin, sevilelim” ile beslenmiştik bugüne kadar. İçimizdeki yaratıklar içimizden çıkıp bizi yok etmeye kalkana kadar.
Elimizdeki elden çoğaltılmış kağıtlar, aslı okuyucuda olan kısa ama varlıklı bir dönem değişikliği bildirgesi idi. Bunu çoktan kabul eden insanlarla dolup taşan şehirde güçlerin istemediği bir bildirgeydi. Şiddet üzerine şiddet gerçekleşirken, verilen insan kayıpları kapatılmaya, yapılan ayıplar örtülmeye çalışınca kıyamet daha doğrusu kıyametler kopmaya başlamıştı. Yakın bir zamandı, aç, kayıp, sessizliğe kapatılan insanlarla çevrilmiş, elimiz kolumuz bağlı oturuyorduk. Yeni bir dünya gerekliydi, temizliği ile bizi kendimizden alan, insani değerler biçen. Hangi yüzyılda olursa olsun “insan”lıktan hiç uzaklaşmayan.
Kafamdan bunları usul usul geçirirken silahımı iki kez kullanmak zorunda olduğum için kulaklarım paralanıyordu. Belki durum bahanesi sadece kulaklarıma vurmuştu; o şeyi kullanmak zorunda kalmak gerçekten sadece mide bulandırıcıydı, bunu kabul etmemeye çalışıyordum. Kullanmaya devam ederken bacağımdaki acı ile bugün ikinci kez yere düştüm, toz ve toprak ile. Vurulmuştum… görünmez ben, görünmez kurşunlarla.
Şehrin ikinci yanını görmüştüm, gece. Ben askeri idarelere kapatılmadan önce son kez.
Boş bir odanın içinden çıkıp kıyıya kadar çıplak ayakla dolandım. Ayaklarımın altında yosun, cam parçacıkları, belki biraz da kalem uçları vardı. Çırpınca kanla karıştı, sonra pıhtılaştı ayağımın altındaki kesikler. Bu daha güzel bir görüntü teşkil etti iyileşene kadar. Halbuki ayak bu alışkındır kanatılmaya. Ayaklarınız adına daha az kanatalım ama. Ayakların takımı da vardır değil mi, bir ayak bir de diğeri ayak oldu sana ayak takımı. Bir çift ayak, ayak takımı demektir. Bazen sadece bir tek ayaklarımıza ihtiyacımız olmaz mı?
Ayaksız insanlar da vardır. Onların suçu olduğundan değil. Onların seçimi olsaydı bunu seçmezlerdi. Amenna kimseye ayağı yok diye suçlayamayız. Ama temeli belirleyen ayaklarımı işte önce bunun kabulünü havaya doğru edelim. “Teşekkür ederim ayaklarım var ve en iyi şekilde bakmaya çalışacağım” diye. Bazen çok abartıp bunu seremoni ile yapıyorum ki ayaklarım mutlu olsun diye. Onlar benim her şeyim. Ehemmiyeti en müteşekkürlü şekilde yansıtacağım Zeki Müren.
Kıyıda iki tane balıkçı vardı. Ne meşhur görüntü bu böyle, deyip görmezlikten geldim. İnsanı mutlu eden şeyler vardır: tokluk hissi, haklı olma hissi ve ara sıra yalnızlık hissi. Bir baktım da hepsi egolarımızın yanında çadır kurmuş maşallah kamp yapıyorlar. Bu ne ego? Veya bu ne ego. Mektebi idadinin son günü gibidir bu hisler. Evet yalnızlığımın en mümessili dakikaları. Lakin hilkat… olur mu insan bunu kabul etmeden insan? Nerede hayal gücünün yetisi? Vuzuhsuz hayaller peşinde değilim: herkesi hilkate inandıracağım peygamber duyguları ile. Böylece kalplerdeki zenginlik ile açlıklar, soykırımlar, sevimsizlikler anında vuku bulacaklar. Kendi muhayyel aleminde dersiniz şimdi değil mi?
Kesinlikle madam, matmazel, mösyö, bay, bayan, frau, hea, frolayn. Ben sizin kalplerinizi okuyabilirim en zulmet duygularımla.
Balıkçıların uzağı yönünde bu sefer ayakucunda yürüdüm ta kayığıma kadar. Bu sefer yorgun bitap durumum oldukça zorlamıştı beni. Gittikçe yorgunluk seviyesi arttı, arttı ve pes derken kendimi kumların arasında buldum. Anında gelen kum fırtınası ağzıma kumları doldurmuştu bile.
“KONUŞ BENİMLE. FOTOĞRAFINI ÇEKECEĞİM.”
“MERHABA GELECEK İNSANI!”
“EY MAHLUK, NEREDENSİN?”
Hava nedense pembeleşmişti. Demek ki baygınlığım oldukça uzun sürmüştü, kumlar gittikçe çoğalmıştı. Tükürecek güç buradan çok uzaktaydı. “Yardım” bile diyemiyordum ki çırpınmak umarım işe yarardı. Çevremdeki gülünç derecede yüksek sesle konuşan insanlar hiç durmuyordu. Pır pır pır sesler eşliğinde yardımdan ziyade oramı buramı çekiştiriyorlardı. “ELERAMA’YA GÖTÜRELİM BENCE”
Berisi “OLUR MU YA, AĞZINA KUTSAL SU DÖKELİM” diyordu.
İçim ürperiyordu bunlardan, yavaş yavaş ağzımdakileri dökünce onlar da rahatlamıştı ama. Ancak bir ara birisinin kafasının üzerinde bir buton gördüğüme yemin edebilirim. “Don’t panic*” yazdığını da gördüm. Ölsem de gam yemem dostlarım.
Beni kaldırdı bu haşereler, Elerama denen yeni bir haşereye götürdüler. Bir de komik giyinişleri vardı ki; hepsi pembe bir elbise giyip üzerinde mareşal rütbesi takan mı dersiniz, dilek ağacı gibi her yerine çaput bağlayan mı, yer yer gerek olmasa da yama yapan mı… Tam bir moron bozması beni kucakladığı gibi yaklaşık beş-yüz altı yüz metre kadar yürüdü. Sünnet çocuğu gibi de yürüyüşü vardı zaten, midem de bulanmaktaydı. Hepsi bir biri ardından gelirken Elerama’nın kapısı önünde midem ağzıma geldi ki, yanımdaki mahluklar kadar olmasa da rezillik diz boyu. Ama bir rahatlayışıyla Elerama haşeresiyle göz göze geldim ki, kendimi tutamayıp hem çıkarıyor hem de gülüyordum. Kafasına taktığı türlü kuş tüyleri, boynuna dizdiği gömlek düğmeleri, kulaklık uçları ile yaptığı kolye, kitabın üzerinden sendelet yapması o kadar görülmeye değer bir manzaraydı ki, bakışmamızla süzmem bir hatta kusmam da ikincil oldu.
Beni içeri alıp soymaya kalkan Elerama sanırım bir şifacı-büyücüydü. Odasındaki türlü türlü aletler, felaket habercisi gibi gezinen yardımcıları, iğrenç kokan rengarenk sular buna dalalet ederken bir yandan gözümü duvarlardan alamıyor, bir yandan da “GİDİN BE MANYAK SÜRÜSÜ” diyordum. Şaka maka dalgınlıkla o moron yarması beni tutup güzelce iğrenç kokulu bir döşeğin korkuluklarına bağladı. Çırpınsam da ne fayda, ellerindeydim o yaratıkların.
Deaaamı yarım.
Ben de bir insandım ve saçma duyguları tabii ki taşıyacaktım.
Hızla yürümeye devam ettim. Sokak lambaları aşağı eğilmiş beni takip ediyordu. Bundan korku duydum, halbuki o evsiz ve şarapçı adam beni uyarmıştı bu konuda. Bazen insanların tavsiyeleri dinlemeyi unutuyorum, üzerine mükemmel bahaneler yazıp uygulamıyorum. Sevmiyorum da kısa bir özeti olabilir.
Koşmaya başladım bu sefer, onlar da benle beraber hızlandı. Ara bir sokağa attım kendimi, ama dövünüyordum geç kalacağım diye. Canımı da kurtarmam gerekirdi. Ara sokakta bir taş ayakkabımın içine girdi ve saatte 300 km hızla yokuş aşağı kaydım. Bu km ve zaman hesaplarında okulda iyi olduğum için tahminlerim oldukça iyidir. Bir eksik ya da fazla değildi. Bana zaman da kazandırmıştı. Teşekkür edip yola devam ettim.
“Bir dakika yahu” dedi taş, “seni bırakmak istemiyorum ki…” Sesinde oldukça alınmış bir ton vardı. Yıllardır tanışıyor gibiydik. Öylesine acıdım ki bir an, “cebime alayım mı seni?” dedim. Kaşlarını çattı, küfrediyormuşum gibi suratıma bakakaldı, “indir beni seni terbiyesiz, şu ağacın yanına koy hemen” dedi. Sessizce dediklerini yaptım. Gerçekten dediğimden pişman oldum. Taşın kalbini incitmek gerçekten kötü bir şeydir. Tekrar hatırlamış oldum. Belki affeder diye, ağacın yanındaki yosuna bıraktım. En azından, diye düşündüm, rahat bir uyku çeker. Ancak bir taş benden üstün olacak değildi. Canımı sıkmıştı bu durum, gittim tekme attım başka bir sokağa hızla uçtu.
Birden bir kova su boşaldı üzerime. Apartmandakiler durumu fark edip ceza mı veriyorlar, dedim. Ancak kimse yoktu sokakta, balkonlarda. Cezalandıracak bir koku yoktu havada. Sadece haylaz bir bulut tepeme dikilmiş su saçıyordu üzerime. Elimdeki boş evrak çantası da ıslanmıştı. Bu sefer elimle kovmaya çalıştım, gitti. Şu an ben de sinirlenmiştim.
Sokağın köşesindeki tek yön levhası, “etme bulma dünyası” dedi.
Bir de böyle her şeyi bilenlerin bilen konuşmaları çok sinir bozucudur. Gittikçe sinirledim, kıpkırmızı olduğumu kulaklarımda hissettim. Biri iğne batırsa uçarak giderdim sanırım!
Yoluma devam ettim, sen önemli birisin ve acil işlerin var, dedim. Harika motive edebiliyordum kendimi, neşelenmeye bile başlamıştım. Bir şarkı attım ağzıma, çiğneyerek yürümeye devam ettim.
-
İşlerimi halledip uyumaya çalıştım. Gözüme uyku girmiyordu, başkalarının gözünden almam gerekirdi. Yarın da çok mühim işlerim vardı yine tabii ki, diğerin uykularını önemseyecek değildim. Hızlıca deri taytımı, deri bluzumu, deri çizmelerimi, deri eldivenlerimi ve maskemi aldım. Her birinin başka renkte olması kamufleyi bozabiliyordu, ancak kendimi üzecek değildim.
Hızlıca çıktım. Bir eve açık bir pencereden tırmanarak girdim. Her şey mükemmeldi evde. Harika bir ahenk vardı ve dans ediyordu. “İyi geceler, uykunuz var mı?” dedim. Gözlerini kocaman açan ev sahibi kadın, saçlarını geriye doğru attı, “AH CANIIIIM siz mi geldiniz? Kek ister misiniz henüz pişti, yarın içindi ama yiyelim lütfen. Çay da oldukça taze, tabakları da yıkadım.” Kadın konuştukça konuşuyordu. Tertemiz ve jilet gibi ütülü kıyafetleri, gittikçe büyüyen mavi gözleri ile takım oluşturmuştu. Gözlerimi alamıyordum, ama her yere bakmaktan alamıyordum ve oldukça yorucu bir işti. Keşke birkaç gözüm daha olsa ne kadar kolay olur dedim, not defterime sonra almak üzere yazdım. Birden koca bir yemek masasının üzerinde birbirinden lezzetli görünen yiyecekler oluştu… kadın gözlerini açarak geldi, elinde puf eldiveni ile dikkatlice beni izledi. Bakışları beni iyice yormuştu.
Bina boşluğundan atlayıp rüzgarın etkisiyle ikinci katta bir eve girdim, şans o ki onun da penceresi açıktı ve bulut gibi yumuşak bir yatağa düştüm. Öylesine güzeldi ki yatak; elimi attığımda yakalayamıyordum, sürekli içine gömülüyordum, üzerimden geçiyor, oldukça eğleniyordum. Ne olduğunu, nerede olduğumu sormaya bile fırsat bulamamıştım henüz. Aklıma geldiğinde belki de bir saat geçmişti. Hoplayıp zıplıyordum yattığım yerde.
Üzerime bir kafa eğildi, “efendim bir isteğiniz var mı?”. Vay anasını ne kadar görkemli bir uşaktı bu. Üç metreye yakın boyu vardı, devasa bir tepsisi ile. Nereden buluyordu acaba bunca büyük eşyayı? Harikulade. “Var isteğim canım. Uykun.”
“Efendim şimdi saatime baktım da mesaim doldu. Yarın getirebilirim isterseniz. İyi geceler.”
Sinirlenmiştim. Tırnaklarımla parmaklarımı da yemeye başladım. Hızımı alamadığımdan her yer kan oldu. Şimdi daha da sinirliydim ve kulaklarımdan duman geldi. Aman tanrım, kendimi imha etmeye başlıyordum. Ama ben ben ben ben diye haykırıyordum. Pencereye kafamı çarpınca bir anda her yer bembeyaz oldu. Sonra mavi. Bir kız çocuğu geldi başıma, çünkü yatıyordum. Alice’e benziyordu. Her sarışın ve mavi balo elbiseli kız Alice’tir ya.
“Alice yalvarımım kurtar beni. Önemli biriyim ben” dedim, “İstediğin her şeyi alabilirim.”
Alice tuhaf bir şekilde yüzümü inceledi, omuz silkti, “Alice olduğumu nereden çıkardın? Ben niye kurtarayım seni ayrıca? Bence cezanı çeksen daha iyi olur. Biraz ben demezsin işte, tatil gibi.”
O an hatamı anlayıp dizlerine kapandım diyemem. Cezamı çektiğimde ben dememeye söz verdim sadece. O da cezayı bir süre daha azalttı. Ceza da defterlere sen,o, biz, siz, onlar yazmaktı. Lanet herifler. Kimse anlamadı ne kadar önemli bir ben’e sahip olduklarını. Ben işte ben ben ben ben.
Cennetten daha uzakta sarf içinde yüzerken, dalga yüzüme çarpıyor. Kıyıya sürüklenene kadar uyanmıyorum, muhtemelen fazla su yutup heyecanlandığım için deniz gözlerimi kapatıp olanları görmemi istemeden kıyıya koydu. Şükranlarımı belirtip doğruluyorum. Biri olsa biraz daha naz yapıp karnımdan su çıkarın, derdim. Ama suyun karnımda durması gerekiyor zaten, ilerde ormanda ilerlerken ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum. Susarsam, tuzsuz kalırsam?
Müziklerle karşılıyor orman halkı. Yüzlerinde yeni gelen misafirin sevgiyle kavurduğu ışıltı var. Güneşin de etkisi yok değil, fazla siyahlaşmışlar sanki kurumuşlar. Önce içecek ikram ediyorlar, halbuki içmeye tok, ancak yemeğe açım. Söylemeye utanıyorum, kabile reisi pişirdiği Hindistan cevizini veriyor, ikilemeden ağzıma atıyorum. Yiyişimi izliyorlar, hatta çocukları taklit ediyor. Müziğin sesi yükseliyor. “gitmem gerek” diyorum, “sonra onunla beraber geliriz.”
Yanıma aldığım çantalara taş dolduruyorum. Sürünen hayvanlardan korkuyorum, ayağıma dolanıp havaya astıkları için. Canlarını acıtmak istemem, korkutmak yeterli. İnsanoğlu bu korkmak değil korkutmak ister. Yukarıdaki prense el sallıyorum, “Yine yaptım yapacağımı, kızma bana…” diyorum. Bazen havada süzülerek, bazen yürüyerek yeni yollar oluşturuyorum çünkü kimse daha önce gitmemiş. Bu beni daha fazla kahraman hissettiriyor.
Yolun sonundaki küçük kulübenin boş olduğunu görünce büyük bir umutsuzluğa kapılıyorum. İçindeki kırmızı koltukta oturur bir şeyler çalar, temizler ya da okurdu diye bildiğim için gerçekten üzülüyorum. Evin köşesinden dönüp ırmağa doğru gidiyorum. Ayakkabılarımı boynuma asıp su ile oynamaya başlıyorum. Ala renkli bir balık geliyor, “sen onu mu arıyorsun?”
“Evet” diyorum, “Nerede?”
“Pazara gitti. Ailemi satın alacak. Lütfen bana geri getirir misin?”
üzülmesin diye kabul ediyorum, bir daha görüşmek üzere ayrılıyoruz. Ancak görüşmeyeceğimizi bir ben biliyorum. Pazara gitmeye hiç niyetim yok. Ormanın avcısı ile karşılaşmak ölümden beter, sürekli konuşup büyüyor, şişerek hem de. Onu izlerken oldukça yoruluyor, uyuyakalıyorum. Bu da ayıp.
O pazardan gelene kadar nehirde elbiselerimi çıkarmış yüzüyorum. Çünkü çantamın içine hiç elbise koymamışım. Biraz utanmama sebep oluyor, biri çıkmasın diye çaylara doğru gidiyorum. Ancak elbiselerimi nereye koyduğumu unuttuğumda, ağaçtan bir elbise düşüyor, turuncu renkte. Üzerime geçirip ilerliyorum, yaprakların arasında kırmızı pabuçlar parlıyor. Islak olduğum için üşümeye başlıyorum, aniden rüzgar duruyor. Gerçekten şanslı bir gün, ancak saçlarımın da kuruması lazım.
Ben çayda yüzerken pazardan aldıklarını koyuyormuş o. Koşarak yanına varmaya çalışıyorum, ancak sanki hayali adımlar. İlerlemek bilmiyorum. “hey” diye bağrıyorum, “en azından sen gel.”
Kahkahalarla arkamı gösteriyor. Turuncu elbisemin kuşağından tutan avcı ışıldayan gözleri ile koca bünyesine bastırıyor beni. Güya sarılıyoruz ama soluksuz kalıyorum, gittikçe morarıyorum.
“avcı, dur dur. Nasılsın? İlerdeki ceylan sürüsünü sen de gördün mü?”
avcı ağaca dayadığı tüfeği alarak koşuyor ormanın içlerine doğru. “hu hu huuuu” diye bağrıyor bana, “çok teşekkür ederim”. Avcının en sevdiği hayvan ceylanlardır, özellikle yavru olanları.
Koşarak geliyor o bana. Saç tellerimi tek tek öpüp, “yalanların beni çok güldürüyor” diyor, burnumu, serçe parmağımı, köprücük kemiğimi öpüyor. Saçlarım kuruyup yorgunluğum gidiyor.
Çay oluyor ocakta, fokurdayana kadar kendini saklıyor ama. Sonunda dayanamayıp içmemizi söylüyor. Birer bardak koymaya çalışıyoruz, biraz daha demlenebilirim aslında, diyor. O şarkı söyleyerek açıyor, çayı bardağa boşaltıyor, yanına kek koyuyor.
Tüm düğmeleri döküyorum halıya. Tek tek dikmeye başlıyoruz, öyle komik desenler çıkıyor ki düğmelerinden uçmaya çalışanları iplerini koparıyor, içimize girip gıdıklıyor. Sonra o deniz kabuğunu getirip çalıyor bana, en sevdiğim şarkıyı. Ben de teşekkür ediyor ve halıya kıvrılıyorum.
Sarmal olup uyuyakalıyoruz.